Ece ULUSUM

Seyyah, ikinci stüdyo albümü Uçan da Kuşlara ile Anadolu’yu sabit bir miras olarak değil, yaşayan, dönüşen ve her karşılaşmada yeniden kurulan bir alan olarak düşünüyor. Dokuz kişilik kolektif, 14 şarkılık bu albümde zurna, çello, üçtelli, gitar ve çok sesli vokalleri aynı masaya oturturken, bir yandan da hızlı tüketime karşı kendi ritmini savunuyor. Mizahı bir yüzleşme biçimine, akustiği bilinçli bir tercihe, konserleri ise şehirli maskelerin kısa süreliğine düştüğü ortak bir alana dönüştüren grup, röportajında hem albümün ruhunu hem de birlikte üretmenin neye benzediğini anlatıyor.

Bugün bir Anadolu folk albümü yapmak sizin için ne demek?

Bugün Anadolu folk yapmak, bir geleneği temsil etmekten çok onunla ilişki kurma biçimini yeniden düşünmek demek. Çünkü Anadolu dediğimiz şey sabit bir miras değil, göçle ve çeşitli kırılmalarla sürekli dönüşen bir alan. Biz bu albümde “geleneği korumak” gibi bir pozisyon almadık. Daha çok, bu müziklerle bugünün dünyasında nasıl birlikte yaşayabileceğimizi sorduk kendimize.

Albümün kalbi “Anadolu” diyorsunuz. Anadolu sizin için daha çok coğrafya mı, hafıza mı, bugünün İstanbul’u mu?

Bizim için Anadolu, bir aradalıkla şekillenmiş güçlü ve zengin bir birikim. İnsanların, dillerin, ezgilerin ve hikâyelerin yüzyıllar boyunca yan yana durma hâli. Bu hal sabit ve kapalı bir yapıdan çok, temas eden, dönüşen ve yeniden kurulan bir alan olarak canlanıyor bizde. Albümde kurduğumuz ses dünyası da bu çokluktan ve karşılaşmalardan besleniyor. Tek bir yere ait olma, homojen bir anlatı kurma iddiası yok aslında. Farklı seslerin, farklı tavırların bir arada durabildiği, bazen uyumdan bazen gerilimden beslenen ama “canlı” bir müzik arıyoruz.

Bir parçayı seçip çalışmaya başladığınızda ilk yakaladığınız şey ne oluyor. Söz mü, ritim mi, hikaye mi, makam mı?

Biz dokuz kişilik bir ekibiz ve bu tür kararları genelde birlikte geçirdiğimiz üretim dönemlerinde alıyoruz. Uçan da Kuşlara’da uzun süredir sahnede çalıp söylediğimiz eserler de var, bu albüm özelinde uzun zamandır üzerine konuştuğumuz ve sevdiğimiz türküler de. Herkes kendi dinleme alışkanlıkları ve arşivleriyle sürece dahil oldu, bu çeşitlilik seçimleri doğrudan belirledi. Başta 71 dakika, 14 parça gibi uzun süreli bir albüm çıkacağını öngörmemiştik ama başından beri hikayesi olan, zamana yayılan bütünlüklü bir anlatı kurmak istiyorduk. Bu da bizi hem hikayesiyle, hem groove’u, makamı ve yöresiyle farklı yönlere açılan eserlere yöneltti. Aranjeye başladığımızda eseri defalarca baştan sona çalıyoruz. O eserin bizde hangi hissi uyandırdığını yakalayıp, heyecanlandığımız yerden ilerliyoruz. Gök Kuşağım’da ilk kıvılcımı western bir groove’dan aldık. Karakaş’ta Ankara havasının enerjisini daha rock ağırlıklı bir ses evrenine taşıma fikri bizi çok heyecanlandırdı. Ferace – İçti Rakıyı’ndaki latin perküsif yaklaşım ise örneğin bir şakayla başladı ama roman müziğiyle kurduğu uyum bizi ikna etti. Aslında bütün süreç böyle işliyor. Birlikte deniyoruz, eğleniyoruz ve parçaların bizi götürdüğü yere kulak veriyoruz.

Mix ve mastering’i grup içinden Ozan Demir’in yapması albümün dünyasını nasıl etkiledi? Dışarıdan biriyle çalışsanız çıkmayacak hangi detaylar çıktı?

Ozan, parçaların seçim, aranje ve kayıt aşamalarından itibaren sürecin birebir içinde olduğu için her parçada hem müzisyenlerin hem de grubun neye ihtiyaç duyduğunu çok iyi biliyordu. Hangi elementin ne zaman öne çıkması gerektiğini, hangi enstrümanın nasıl bir tınıyla özgünleştiğini hem icracı hem de ekipten biri olarak içeriden okuyabilmesi bizim gibi bir kolektif için büyük bir avantaj oldu. Canlı performanslarımızdaki enerjiye ve uyuma yakın bir alan hissi kurmaya çalıştı. Bunu yaparken de kayıtlı müziğin sunduğu imkânları kullandı tabii ki. Sonuçta albümü dinleyen biri Seyyah’la bambaşka bir mekânsallıkta karşılaşıyor. Ama Seyyah olarak her koşulda “şimdi ve burada bir karşılaşma”nın peşinde olduğumuz için dinleyicimizle hangi mecrada karşılaşırsak karşılaşalım aynı çatı altında buluşmuşuz hissini paylaşabilmek bizim için çok değerli. Bu buluşmayı gerçekleştirmek, dinleyiciyi bulunduğu yerden alıp bizim kurduğumuz “Seyyah mekânsallığı”na taşımak büyük ölçüde Ozan’a emanet ettiğimiz bir sorumluluktu. Bizim genre’mızda canlı olanın hissini kayıda taşımak oldukça zor, bu hedefe en yaklaşabildiğimiz kayıtlı üretimimizin bu albümümüz olduğunu düşünüyoruz.

Albüm kayıtları nasıl geçti? Instagram’da ekipçe göbek attığınız anları görmüştüm. Hep böyle mi geçti? Stüdyoda atmosfer genelde böyle mi? Kayıtlar ne kadar sürdü?

Davul zurnalı bi ekibiz, birlikte çok eğleniyoruz diye hiç üzülmüyoruz sanıyorlar. :) Keşkeee! Türkiye’de bağımsız bir albüm yapmak, finansmanından organizasyonuna zorlu bir yola çıkmak demek. Ekipten iki kişinin yurt dışında yaşıyor olması ve bir arkadaşımızın Türkiye’de oturma izniyle ilgili yaşadığı belirsizlikler de süreci zaman zaman zorlaştırdı. Buna rağmen stüdyodaki atmosfer keyifliydi. Beraber üretmenin verdiği motivasyon, çok yorgun düştüğümüzde de bizi ayakta tuttu. Instagram’da görünen neşeli anlar gerçek ama onların arkasında uzun bir emek süreci var. Albümün tamamlanması toplamda 13 ay sürdü. 2025’in Ocak ayında kendimizi dünyadan izole ettiğimiz, oldukça yoğun çalıştığımız 10 günlük bir hazırlık dönemi geçirdik. Sonrasında demo kayıtlar, her birimizin tek tek kayıtları, vokaller, korolar… Ağustos ayında 3 klip çektik, onların yolculuğu da uzun oldu. Mix, mastering derken, 23 Ocak’a yetiştiğimize çok mutluyuz :)

“Gabişim”de Gabriel Meidinger’in oturma izni sürecini mizahla anlatıyorsunuz. Mizah burada kaçış mı, yüzleşme mi? Süreç ne durumda?

Mizah burada bizim için kesinlikle bir kaçış değil, bir yüzleşme biçimi. Gabriel’in yaşadığı vize süreci hem çok gerçek hem de çok absürt. Bunu dramatize etmektense, olduğu gibi ama gülümseyerek anlatmak istedik. Gabriel yıllardır bu coğrafyanın müziğiyle yaşayan bir müzisyen. İTÜ MİAM’da etnomüzikoloji yüksek lisansı yaptı, köy köy dolaşıp türküler dinledi, Seyyah dışında Teke yöresine odaklanan projelerde yer aldı. Kadıköy’de yıllardır halk müziği jam session’ları organize ediyor, festivaller düzenliyor, tiyatroda oynuyor. Yani bu şehrin ve bu kültürün üretken bir parçası.

Buna rağmen Türkiye’de müzisyenlik yasal bir meslek statüsüne sahip olmadığı için burada kalmakta zorlanıyor. Schengen vizesiyle 180 gün içinde 90 gün kalabiliyor. Provalara bazen katılamıyor, konser tarihlerini gün hesabıyla planlamak zorunda kalıyor. Bu yükü biz de Avrupa turnelerinde giderek daha fazla hissettiğimiz için, Gabişim biraz da bu ortak sıkışmışlıktan doğdu. Konserlerde şarkıyı seyirciyle birlikte söylemek, bu meselenin bireysel değil kolektif olduğunu hatırlatıyor. Şarkı da zaten Gabriel’in sık sık söylediği bir cümleyle bitiyor. “Sınırsız bir dünya hayalim var.” Biz de bu hayalin, müzik yapan herkes için çok temel ve çok meşru olduğunu düşünüyoruz.

YouTube’da bir yorum görmüştüm, “%25 hızlı dinlemişim, daha iyi olur” gibi. İnsanların bir şarkıya tahammülünün ve dikkat süresinin azaldığı zamanda üretmek nasıl bir duygu?

Bir albümü çıkarırken ilk düşündüğümüz şey, dinleyiciye ulaştığında onun dinleme alışkanlıklarına nasıl müdahale edeceğimiz olmuyor. Bizim üretimdeki çıkış noktamız daha çok kendi duymak istediğimizi üretmek. Üretirken bizi mutlu eden bir yerde durduğumuzda, o hissi paylaşan dinleyiciyle de zaten bir şekilde buluşuyoruz. Yıllar içinde oluşmuş dinleyicimizin, bahsedilen hızlı tüketim alışkanlığıyla birebir örtüştüğünü düşünmüyoruz. Sayıca az olsalar bile, bir albümü baştan sona dinlemeye, detaylarına kulak vermeye niyet eden bir dinleyici hâlâ var. Aslında müzik üretiminin büyük kısmı da çoğu zaman bu “çoğunluk” varsayımı üzerinden şekilleniyor. Biz ise biraz daha kendi ritmimizi takip etmeyi tercih ediyoruz.

Gök Kuşağım klibinde kadınların kahvede oyun oynadığı, erkeklerin ev işi yaptığı tersyüz edilmiş dünya fikri çok güçlü. Bunu bir western atmosferiyle buluşturmak da ilginç. Western fikri nasıl doğdu?

Gök Kuşağım’ın groove’unda baştan beri bir yüzleşme, biraz da meydan okuma duygusuyla o Western hissi saklıydı. Western estetiği de zaten güç ilişkileri, roller ve çatışmalar üzerinden kurulu bir dünya. “Beyler sevdayı neyler?” sorusu bizi yola düşüren soru oldu. Erkekliğin hiç sorgulanmadığı, sorumluluğun sürekli başkasına bırakıldığı bir yerden sevdayla da yaşamla da sahici bir ilişki kurmanın zor olduğuna inanıyoruz. O yüzden parçada da geçtiği gibi “eylerse, güzel eyler” dedik. Klibin hikâyesi de bu yüzleşme fikrinin etrafında şekillendi.

Zurna, üçtelli, oğur sazı gibi geleneksel enstrümanları çello ve gitarla birleştirip tamamen akustik bir dünya kuruyorsunuz. Elektronik altyapıların baskın olduğu piyasada bu organik tınıyı korumak bir tercih mi? Dinleyicinin sizin sound’unuzu özlediği fark ediliyor.

Evet, bu bilinçli bir tercih. Zaman zaman elektroniğin ve amplifiye edilmiş enstrümanların sunduğu olanakları düşünüyoruz ama kurduğumuz tınısal çizgiyi koruma isteği ağır basıyor. Grup üyelerimizin büyük bölümünün multienstrümantalist olması, farklı akustik enstrümanları çalabilmemiz ve bunları orkestral bir aranjman anlayışıyla bir araya getirebilmemiz bu tercihi besliyor. Gelecekte bu yolu daha da çeşitlendirmek istiyoruz. Özellikle canlı performanslarımızda… Kayıtlarda dilediğiniz kadar enstrümanı üst üste çalabilirsiniz. Hiçbir engeliniz yok. Canlı performanslarda bu işler elbette ki daha zor. Biraz daha esnek bir sahne organizasyonu istiyor. Paribuart’taki son konserimizde buna yönelik belli denemeler yaptık. Bunları gelecekte daha da geliştirmek, sahne esnekliğimizi ve çok enstrümanlı yapımızı daha da görünür kılmak istiyoruz. Geleneksel müziğin elektronikle ilişkisi elbette yeni değil. Anadolu rock ve pop geleneği çok güçlü bir birikim yarattı. Ancak Anadolu ve çevre coğrafyaların geleneksel müziklerinde hâlâ yeterince keşfedilmemiş büyük bir enstrümantasyon zenginliği olduğunu düşünüyoruz. Farklı akustik enstrümanların orkestral bir mantıkla nasıl yeni tınılar üretebileceği bizi heyecanlandırıyor ve bu alanın hâlâ çok besleyici olduğunu görüyoruz. Dinleyicideki akustik özlemi de net biçimde hissediyoruz. Özellikle canlı sahnelerde, elektronik altyapıların yoğunlaştığı bir dönemde, hakkı verilerek icra edilen akustik enstrümanlar güçlü bir karşılık buluyor.

Bu albümden sonra “Seyyah sound’u”nu tek cümleyle tarif etseniz, o cümle ne olur?

Anadolu merkezli bir müzik yapıyoruz. Ancak grubun farklı coğrafyalardan gelen üyeleri ve dünya geleneksel müzikleriyle kurdukları güçlü bağlar nedeniyle “Anadolu Folk” ya da “Yeni Anadolu Folk” tanımı bize hâlâ en kapsayıcı ve makul ifade gibi geliyor. Tanımlamanın kusursuz olduğunu iddia etmiyoruz ama yaptığımız şeyi anlamlandırma çabamıza denk düştüğünü düşünüyoruz.

Konserde izleyicilerle güçlü temas sizin için nedir? Göz göze gelmek mi, birlikte söylemek mi, dans mı, yoksa sessizce dinlemek mi?

Bizim müziğimizin temelinde gurbetle mücadele etme çabası, köksüzlüğe bir çare arayışı var. Şehirlerde her birimizin büründüğü maskeleri, şehir yalnızlığında sıkıştırdığımız hallerimizi konserlerde bi kenara bırakabilmek, ortaklaştığımız türküleri göz göze yan yana söyleyebilmek çok çok büyülü. Bazen belki nereli olursa olsun odada bulunan herkesin annesinin kına gecesinde söylenmiş bir türküde ortaklaşınca gözlerimiz doluyor, bazen Kafkaslardan bir melodinin içinde kaybolup dans ederken buluyoruz kendimizi. Ama böyle alanlarda, şehrin içinde şehirli olmaktan istifa ettiğimiz birkaç saatlik zaman dilimlerine ihtiyacımız var. Seyyah olarak bu anları yaratabildiğimizi hissettiğimizde kendimizi gerçekleştirebilmiş hissediyoruz.

Grubun bir WhatsApp grubu var mı? Grubun adı nedir, neler konuşuluyor, nasıl bir bağınız var?

Grubun çooook whatsapp grubu var. Seyyah Notalar, Acil, Genel, Duyurular, w. Batu (ses mühendisimiz), 2nd Album, Seyyah International, Turneler… 9 kişiyiz ama türlü kombinasyonlarla iş bölümü yapıyoruz. Bekleneceği üzere iletişimde de analog olanı daha iyi yürütüyoruz, yüz yüze buluşup keyifle bir jamde çalmak, sohbet etmek tabii ki whatsapp grubunda stickerlaşmaktan daha keyifli.

Sırada bizi neler bekliyor? Yakın dönemde yeni klipler mi, turne mi, yeni şarkılar mı?

Bu yıl bolca konser yapmayı ve mümkün olduğunca yol almayı istiyoruz. Albüm için uzun süre çok yoğun çalıştık. Şimdi biraz onun yankısını dinlemek, dinleyiciyle nasıl buluştuğunu görmek ve konserlerde bir araya gelmek istiyoruz. Şu an için en büyük heyecanımız bu. Sonra ilhamımız bizi yeniden üretime çağıracak, ne zaman ve nasıl geleceğini tam olarak bilmiyoruz ama çok da uzak olmadığını hissediyoruz.

Seyyah’ı beş yıl sonra düşünün. Bu albüme dönüp baktığınızda “biz burada şunu kırdık” diyeceğiniz kırılma anı ne olacak?

Seyyah zaten yıllardır her bir grup üyesinin ve aramıza katılan her yeni dinleyicinin katkısıyla büyüyen bir yolculuk. Denediğimiz her şey yolda başka hikâyelere dönüşüyor, değişiyor, gelişiyor. Âşık Veysel Şatıroğlu’nun dediği gibi, “Harekete kimse mani olamaz.” Biz de müziğimizde o durdurulamayan akışı, değişimi ve yolculuk hissini sürdürmeye çalışıyoruz. Her yıl dönüp geriye baktığımızda mutlaka “Biz bu şarkıyı gerçekten seyyahlaştırmışız” dediğimiz bir şey oluyor. Çünkü prova ve üretim arayışlarımız her geçen gün artıyor. Beş yıl sonra bu albüme baktığımızda da şunu diyeceğiz bizce: Bugün de 5 yıl sonra da içinde bulunduğumuz dönemin bizleri çekiştirdiği çok fazla koşul var ve olacaktır da. Örneğin, dikkat sürelerinin azaldığı bu dönemde müzik sektörü daha kısa ve akılda kalıcı nakarat tekrarlarına bizi mecbur bırakırken, bizler bu albümde kendimizi özgürce ve nasıl istiyorsak öyle ifade edebildik. Uzun şarkı süreleri ve 14 şarkılık albümümüz bu aynılaştırmanın kırılma noktasını ifade ediyor. Yani, biz bu albüm ile aslında kendimiz olmayı ve kendi sesimizi özgürce ifade edebilmenin önündeki engelleri yıkmış olduk. Biz burada sadece yeni şarkılar yapmadık, dokunduğumuz her bir şarkıyla yeniden büyüdük ve çoğaldık. Geriye dönüp baktığımızda ise biz olabilmenin gücü ve üretmenin cesareti ile biz iyi ki bu şarkıları seyyahlaştırdık diyeceğiz.