Sarah Kinsley’nin müziğinde uzun zamandır göz alıcı bir pus vardı: klasik eğitimden süzülen zarafet, alternatif popun duygusal tansiyonu ve gündelik hayatın içinden sızan neredeyse sinematik bir kırılganlık. Ama Fleeting, onun bugüne kadarki işlerinde belki de ilk kez bu kadar doğrudan bir açıklık taşıyor. Burada mesele yalnızca özlem ya da romantik sarhoşluk değil, o duyguların geçiciliğini bilerek yine de onların içinde kalabilmek.
Kinsley, bu yeni dönemde aşkı çocukluk hayallerindeki gibi fantastik bir şey olmaktan çıkarıp daha dürüst, daha insani, daha yaşanabilir bir yere çekiyor. New York ise bu EP’de huzursuzluğu, rastlantıları ve gece yarısı taksilerinde insanın içine çöken düşünceleriyle neredeyse görünmez bir ortak yazar gibi çalışıyor. Fleeting tam da bu yüzden güçlü çünkü kalıcı olmayan şeylerin de insanın hayatında kalıcı izler bırakabileceğini çok iyi biliyor.
Röportajımızda Sarah Kinsley ile Fleeting’in duygusal omurgasını, Lonely Touch’taki ses patlamasını, Truth of Pursuit’teki romantik çarpışmayı, kadın prodüktör olarak üzerine yapıştırılan etiketleri ve belki de İstanbul’dan onu ilk kez dinleyecek biri için en doğru giriş kapısını konuştuk. Sarah Kinsley’nin Türkiye’de yayınlanan ilk röportajıyla karşınızdayız.
Escaper, kaçma hissinden, neredeyse bir hayatta kalma refleksinden konuşuyordu. Fleeting ise sanki duygunun içinde biraz daha uzun kalmayı seçiyor. Bu değişim sence büyümekle mi, yasın biçim değiştirmesiyle mi, yoksa aşkı daha az mitsel görmeye başlamanla mı ilgili?
Bu devasa bir soru, bayıldım! Aşkın hâlâ hiçbir zaman tamamen anlayamayacağım kadar mitsel ve büyülü bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama artık çocukken hayal ettiğim aşk fikrinden daha gerçek bir sevgiyi hak ettiğime inanıyorum. Daha az fantastik, daha az kaprisli, daha doğru, daha insani, daha dürüst bir şey. Bu EP, herhangi bir anın tatlılığının başka hiçbir şeye bağlı olmadığını anlamaya çalışma hâliydi benim için. O tat her zaman hafızamda kalacak; dönüp bakabileceğim, özleyebileceğim bir yerde duracak. Ben sadece kendi hayatımın içinde, olabildiğince bütünüyle ve gerçekten var olmayı istedim. EP’nin adı ve fikri de biraz bunun etrafında şekillendi.
Bu EP’nin New York’ta, taksilerde yazıldığını ve şehrin yoğun ama geçici gecelerinden doğduğunu söylemiştin. Şarkılarında şehir sadece bir arka plan mı, yoksa bir tür ortak yazar gibi mi çalışıyor? New York olmasaydı bu kayıt yine aynı olur muydu?
Büyük bir şehirde yaşamak garip bir şey. İnsan fark etmeden onun içine işlediğini hissediyor. Küçükken Singapur’da yaşarken de benzer bir şey hissetmiştim oradaki sıcaklık, gürültü ve akış insanın içine yerleşiyor. New York bana çok fazla hareket verdi. Beni huzursuzluk anlarına, spontane karşılaşmalara itti. Ortak yazar demen çok doğru aslında. Buradaki deneyimlerim olmasaydı bugün olduğum müzisyen de olamazdım diye düşünüyorum.
Lonely Touch’ı Luca Guadagnino’nun Queer filmini izledikten sonra tek oturuşta yazdığını söylemiştin. Şarkıda dokunmanın inkar edilemez ama ürkütücü kırılganlığını düşünüyordun. Bu parçada sözlerin tek başına taşıyamadığı şeyi, düzenleme, yaylılar ya da prodüksiyonun hangi anı üstleniyor?
Lonely Touch’taki en sevdiğim anlardan biri nakarattaki ses patlaması. Orada bir lead synth var ve gerçekten sınırında duruyor. Tonu, frekansı, rezonansı o kadar yüksek bir noktaya çıkıyor ki biraz daha yükselse dinlemesi fiziksel olarak acı verici olabilir. Müziğin kırılma anı gibi. Hem sözlerle hem duyguyla aynı anda, sesin en uç noktaya dayanması.
Truth of Pursuit’ten bahsederken romantik heyecanın sarhoşluğunu da, sonrasında gelen sert düşüşü de anlatıyorsun. Seni daha çok hangisi ilgilendiriyor: o kısa parıltı mı, gerçekle çarpışma anı mı? Pop müzik sence bazen “kovalamanın” kendisini yeterince ciddiye almıyor mu?
Bence gerçekle çarpıştığın o an asıl ilginç olan. Çünkü insan böyle yüksekliklerde sonsuza kadar yaşayamayacağını tam da orada anlıyor. Ve bu da o obsesif romantizmin kısa parıltısını daha da hissedilir, daha da güçlü kılıyor. Sonsuza kadar birine tutulup kalabileceğim bir dünya yok. Bu daha çok bir kovalamaca gibi, insanın başkaları hakkında kurduğu yanılsamalara tekrar tekrar düşmesi gibi. Ama pop müziğin, bu arayışın ve kovalamacanın acısını gerçekten taşıyabilen az sayıdaki alanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Pop müzikte de, folkta da, ambient’te de, hatta klasik müzikte bile aşkın ve arzunun o geçici tarafını yakalayan işler var. Her şey o “neredeyse” duygusunda, o “ya şöyle olsaydı” ihtimalinde saklı. Ve bu gerçekten bağımlılık yapan bir his.
Klasik piyano ve keman geçmişin var, çocukken orkestralarda çaldın. Ama müziğinde etkileyici olan şey, bütün o bilgiyi akademik hissettirmeden son derece duygusal ve bedensel bir şeye dönüştürmen. Yazarken önce ne geliyor yapı mı, içgüdü mü, yoksa tesadüfen bulduğun küçük bir güzellik mi?
Bunun akademik gelmemesine çok sevindim. Okulda öğrendiğim bilgilerin büyük kısmını aslında artık bilinçli olarak hatırlamıyorum bile. Ama hepsi bilinçaltına yerleşmiş durumda: yöneldiğim akorlar, stil seçimleri, dokular, kafiye kurma biçimim… Bunların hepsi akışımın içinde. Genelde beni yönlendiren de bu içgüdü ve sezgi oluyor. Küçük fikir parçacıkları, mutlu kazalar… Yazarken çoğu zaman oradan gidiyorum.
Bir dönem, kadınların prodüksiyon yapamayacağı klişesine gündelik seslerden bir parça kurarak cevap verdiğinde viral olmuştun. Aradan yıllar geçtikten sonra, “kadın prodüktör” diye anılmak sana hâlâ alan açan bir şey gibi mi geliyor, yoksa bazen insanların müziği duyma biçimini daraltıyor mu?
Bu benim için biraz zor bir konu. Çünkü bazen bunun tuhaf bir tuzağa dönüştüğünü hissediyorum. “Kadın prodüktör olmak nasıl bir şey?” ya da “Seni diğer prodüktörlerden ayıran şey ne?” gibi sorulara sürekli kendi perspektifimden bir özet çıkarmam bekleniyor. Bir yandan bu daraltıcı, tuhaf bir kutuya sıkıştırıcı olabiliyor. Ama öte yandan beni ve hayranlık duyduğum başka kadınları kendimize ait özel bir müzik alanında görünür kılıyor. Ve bu da bence çok güzel bir şey. 17 yaşımda Studio One ve Ableton’ı kurcalarken böyle bir şeyi görmeyi, bilmeyi isterdim.

İstanbul’da seni ilk kez dinleyecek biri için, müziğine giriş kapısı olacak üç şarkıyı seçmen gerekse hangilerini, hangi sırayla seçerdin?
Truth of Pursuit, sonra Sublime, ardından da The King derdim. Şu anki halimden 2021’e doğru giden, benim de çok sevdiğim küçük bir seçki gibi.
Bazen bir sanatçının estetiği, gerçek kişiliğiyle karıştırılıyor. Sence insanlar Sarah Kinsley imgesinde ne görüyor da bunun senin gerçekte kim olduğunla pek ilgisi yok?
İnsanların beni çok eterik, çok uhrevi, çok masalsı biri sanması hem komik hem tatlı geliyor. Müziğimin ilk dönemlerinde gerçekten o estetik vardı, daha ilahi, peri gibi, tanrıça gibi bir yere yaslanıyordu. Ama gerçekte sanırım insanların düşündüğünden çok daha alaycıyım ve çok daha salak olabiliyorum.
