Ahmet YATĞIN
Işıl Ayman’ın şarkılarında ilk dikkat çeken şey, duyguyu büyütmeye çalışmaması. Cümleleri süslemek yerine doğrudan kalbin en zayıf yerine dokunuyor, tam da bu yüzden Böyle Sevmek Olmaz Ki ve Flu gibi şarkılar dijital dünyanın hızlı tüketilen akışı içinde bile dinleyicinin zihninde kalmayı başardı. Onun kurduğu evren, bir yandan bugünün kırılganlıklarına yaslanırken bir yandan da 90’ların ve 2000’lerin içli, hikaye taşıyan pop geleneğine göz kırpıyor. Şimdi bu hattı ilk albümüne doğru genişleten Ayman, aşk değil bağımlılık ile kendi duygusal haritasında daha karanlık, daha derin bir bölgeye geçiyor.
Uzun süredir üzerine çalıştığı ilk albümünün kapısını aralayan bu yeni dönem, onun için kendine, sesine ve ne anlatmak istediğine yeniden bakma süreci. Biz de Zoom’da buluştuğumuz bu söyleşide, viral başarıların ardından gelen baskıyı, aileden taşınan müzikal mirası, ilk albümün sancılı inşa sürecini ve “aşk değil bağımlılık”ın açtığı yeni duygusal alanı konuştuk.
Böyle Sevmek Olmaz Ki ile milyonlara ulaştınız. Bir anda daha geniş bir kitle tarafından keşfedildiğinizi hissettiğiniz o an sizde nasıl bir duygu yarattı?
Aslında Böyle Sevmek Olmaz Ki’nin dili çok basit ama çok net. Kalbimizden geçen şeyi doğrudan söyleyen bir şarkı. Bunu yazarken bu kadar farkında değildim ama sonradan, “Unuttun mu beni?” ya da “Böyle sevmek olmaz ki” gibi cümlelerin hepimizin hikayesine dokunduğunu daha iyi anladım. Şarkıyı önceden sosyal medyada paylaştığım için bir etkileşim bekliyordum ama sonrasında gelen videolar, yorumlar ve insanların kendi hikayeleriyle şarkıya bağlanması beni çok etkiledi. Hâlâ dönüp baktığımda o etkileşim bana motivasyon veriyor.
Şarkı yazarken önce hikaye mi geliyor, melodi mi?
Bende genelde önce sözler geliyor. Önce bir hikaye yazılmış oluyor. Sonra elime gitarı alıp onun bestesini yapıyorum. Yani benim tarafımda süreç daha çok hikayeyle başlıyor.
Müzikle iç içe bir ailede büyüdünüz. Annenizin bas gitarist olması da çok dikkat çekici. Ailenizden aldığınız en önemli tavsiye neydi?
Onlardan aldığım en büyük şey, sektörün zor taraflarını da görerek büyümek oldu. Ben müzisyen olmak istediğimi söylemeye başladığımda bana ilk söyledikleri şeylerden biri, bunun ne kadar zor bir meslek olduğunu bilip bilmediğimdi. Bir de hep “Şarkı söylemek istiyorsan şarkı yazmak zorundasın” gibi bir yerden beni yazmaya teşvik ettiler. Açıkçası bu konuda beynimin etini yediler diyebilirim. Ama iyi ki de öyle olmuş! Zaten yazmayı öğrendiğimden beri duygularımı yazarak ifade eden biriydim. Onlar da bu tarafıma yön verip beni daha bilinçli kıldılar. Bir yandan da sektörün karanlık taraflarını dinleyerek büyüdüğüm için bazı konularda daha temkinli olmayı öğrendim.

Avrupa seyahatinizin paylaşımlarını gördük. Bu dönem albüm sürecine ilham veren bir kaçış mıydı, yoksa sadece dinlenme ihtiyacından mı doğdu?
Aslında ikisi de. Kendimi biraz ayırdığım her dönem, oradan bir ilhamla dönüp o his bir hikâyeye ya da şarkıya dokunuyor. Ama diğer yandan bu albüm sürecinin içindeyiz çok uzun zamandır. Hatta normalde albümü geçen yıl yayınlamayı planlıyorduk. Sonra bir gün uyandım ve “Ben bütün şarkıları değiştiriyorum galiba” dedim. Gerçekten bir günde bütün şarkıları değiştirip kendimi yeni bir sürecin içine kapattım. O dönem bana yeni şarkılar yazdırdı. Dönüp “Ben bugüne kadar ne yaptım, gerçekten ne yapmak istiyorum, Işıl nasıl biri olsun istiyorum?” diye sordum kendime. O yüzden yurtdışı biraz ilham, biraz da nefes alma alanı oldu.
Yapay zeka çağında müzik üretimi de dönüşüyor. Siz bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?
Bu bana iki uçtan konuşulabilecek bir konu gibi geliyor. Bir yandan reklam okuyorum ve orada da yapay zekayla destek aldığımız alanlar var. Ama bana kalırsa yapay zeka kendi içinde sıfırdan bir şey üretmiyor, daha önce yapılmış şeyleri bir araya getirip onları dönüştürüyor. Müziğe geldiğimizde de bence Türkiye zaten çok büyük bir müzik hafızasına sahip. Elinde çok fazla veri var yani. Yapay zekayla müzik yapan da olacak, yapmayan da. Ama ben hâlâ kendim yazıp, kendim söyleyip, ekip ruhuyla, göz göze, birlikte üretme tarafında kalıyorum. Benim için o insan teması hâlâ çok kıymetli.
Bugünün trendleriyle kurduğunuz ilişki nasıl? Trendlere yakın durmayı müziği canlı tutan bir şey olarak mı görüyorsunuz, yoksa tek tipleştiren bir baskı olarak mı?
Trendlerin günlük değil, dönemsel olarak değiştiğini düşünüyorum. Mesela pandemi döneminde rap çok baskındı, sonra pop tekrar daha görünür oldu. Şu an da 90’lara, eski sound’lara dönüş var gibi hissediyorum. Ben bunu seviyorum açıkçası. Çünkü zaten Aşkın Nur Yengi’leri, Sezen Aksu’ları, Levent Yüksel’leri çok severek büyüdüm. Benim yapmak istediğim de biraz o eski hissi bugüne taşımak, onu modernleştirip yeniden söylemek. O yüzden şimdiki dönemin ruhu bana yakın. Hatta bazen şaka yapıp “Bu trendleri biraz daha değiştirmeyin, albüm yapacağım” diyorum.
Son dönemde çıkan Lüzumsuz da dikkat çekti. O şarkının hikâyesi neydi?
Lüzumsuz, albümde sonradan gelen ve hepimizin çok heyecanlandığı bir şarkı oldu. Hatta neredeyse albümü kilitlemiştik, “Artık başka şarkı eklemeyiz” dediğimiz bir anda ben “Bir saniye, ben ‘Lüzumsuz’ diye bir şarkı yazdım” diye gittim. O şarkı, çok fazla sorguladığım bir dönemde çıktı. Biten bir ilişkinin ardından insanın kendine sorduğu ama cevabını bulamadığı sorular vardır ya, biraz onun şarkısı. Sorular artıyor, cevaplar gelmiyor, insan o döngünün içinde sıkışıyor. Lüzumsuz biraz o karmaşanın içinden çıktı.
Klip tarafı sizin için ne ifade ediyor?
Benim için çok önemli. Yazdığın şeyi görsele dökmek, hikayenin çok güçlü bir parçası. Yıllar geçse de beni hep heyecanlandıracak bir şey bu. Lüzumsuz”’n klibini Murat Küçük’le çektik. Onunla ikinci kez çalışma fırsatım oldu. Gerçekten hâlâ bazen “Bugün Murat Hoca’yla klip çekiyoruz” deyip şaşırıyorum. Çok değerli bir deneyim benim için.
Bir şarkınızı ilk dinlettiğiniz kişi kim oluyor?
Ben genelde şarkılarımı uzun süre kimseye dinletmiyorum. Etrafta biri varken yazı yazamayanlardanım. Evde biri varsa minik minik, fısıltıyla kayıt alıyorum; asıl düzenli kaydı sonradan yapıyorum. İlk dinleyenler genelde en yakın arkadaşım oluyor. Sonrasında ailem ve tabii ki işin prodüksiyon tarafı nedeniyle Sony Music ekibi giriyor devreye.
Şarkılarınız çok duygusal, ama konuşurken çok enerjik ve neşeli birisiniz. Bu ikilik sizin için doğal bir denge mi?
Evet, aslında bu benim doğalım. Günlük hayatta enerjim hep yüksek. Hayata daha parlak bakan, bazen Pollyanna gibi yaşayan bir yanım var. Ama bu, her şeyi yüzeyde yaşadığım anlamına gelmiyor. İçimde yine her şeyi tartan bir taraf var. Şarkı tarafında ise hayatın kaosu, ayrılıklar, mutsuzluklar ve karmaşa yazıya dönüşebiliyor. O anlarda daha çok içime kapanıp onları aktarmak istiyorum. Günlük hayattaki enerjimle şarkılardaki derinlik arasında değişik bir denge var.
Şu anda nasıl bir dönemdesiniz?
Şu an sıra sıra albüm şarkılarının yayınlandığı bir dönemdeyiz. Bu çok heyecanlı bir süreç. Çünkü uzun zamandır beklediğimiz bir şeydi. Bir yandan da yanlış adım atmak istemiyorum. O yüzden kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum ama içimde çok büyük bir heyecan var. Birkaç ay içinde büyük ihtimalle albüme kavuşacağız. En çok onu bekliyorum.
Albümü siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Albümü biraz doğum gibi düşünüyorum. Çünkü bu süreç bana bazı hikayeleri gerçekten yaşayıp, bazı şeylerden vazgeçmeden istediğin yere varamadığını öğretti. Sancılı bir tarafı var ama değer. Şu an o şarkıları çok daha sahiplenerek anlattığıma inanıyorum. O yüzden artık albüm çıktığında herkesin kendi yorumuyla tamamlanacak bir hikaye olacak.

Biraz da hızlı sorularla bitirelim. Çocukluğunuzu tek bir koku temsil etse ne olurdu?
Narenciye. Portakal, mandalina… O taraf.
Bu aralar takıntılı şekilde dinlediğiniz albüm?
Billie Eilish – Hit Me Hard and Soft.
Şarkılarınızda kimsenin fark etmediğini düşündüğünüz gizli bir şey var mı?
Ben şarkılara minik puzzle parçaları koymayı seviyorum. Gece kavramının bende özel bir hikayesi var. Bir gün onu anlatacağım.
Hayranlarınızın sizde en çok yanlış anladığı şey ne?
Beni tanıdıktan sonra hep çok enerjik şarkılar beklemeleri. Ya da tam tersi, şarkıları dinledikten sonra benim daha sakin biri olduğumu düşünmeleri.