Ece ULUSUM

Sónar Istanbul’u başından beri izleyenler için bu festivalin hikayesi, yalnızca her yıl açıklanan line-up’ların ya da sahneye çıkan büyük isimlerin hikayesi değil. Asıl mesele, 10 yıl içinde İstanbul’da nasıl kök saldığı. İlk yıllarında daha çok global bir formatın bu şehre nasıl tercüme edileceği konuşuluyordu. Bugün gelinen yerde ise durum tersine dönmüş görünüyor: Sónar Istanbul artık dışarıdan gelip buraya uğrayan bir festival değil, ritmini, reflekslerini ve hatta risk iştahını İstanbul’dan alan bir yapı. Bu şehir ona sadece arka plan olmadı. Kendi düzensizliği, yaratıcılığı, kalabalığı ve sezgisiyle onu dönüştürdü. Festival de karşılığında, Türkiye’de elektronik müzikle dijital kültür arasındaki bağı daha görünür, daha ciddiye alınır ve daha uluslararası bir zemine taşıdı.

Belki de bu yüzden 10. yıl, nostaljik bir kutlamadan çok bir eşik hissi veriyor. Çünkü Sónar Istanbul’un asıl gücü hiçbir zaman yalnızca büyük isimleri buraya getirmesinde olmadı. Onu belirleyen şey, keşif duygusunu hep diri tutma çabasıydı. Charlotte de Witte ya da Eric Prydz gibi isimlerle kalabalığı toplarken, aynı anda daha deneysel seslere, disiplinlerarası işlere ve henüz geniş kitlelerce keşfedilmemiş üretimlere alan açması, festivali bir etkinlikten fazlasına dönüştürdü. Algoritmaların herkese benzer şeyler önerdiği bir çağda, Sónar Istanbul başka bir akış ihtimalini savunuyor.

 

Bu yıl Zorlu PSM Genel Müdür Yardımcısı  Levent Dokuzer ile konuşurken mesele biraz da buydu: 10 yılın muhasebesini yapmak kadar, önümüzdeki 10 yılın cesaretini tarif etmek. İstanbul’un festivali nasıl dönüştürdüğünü, keşif ile kalabalık arasındaki o hassas dengeyi, Sónar+D’nin bugün teknolojiye nasıl daha eleştirel bir yerden bakması gerektiğini ve bir festivalin kimliğini koruyarak nasıl büyüyebildiğini konuştuk. 10-11 Nisan’da Zorlu PSM’de gerçekleşecek festival öncesi biraz derinlere dalalım!

Geçen röportajınızda Sónar Istanbul’un “ithal bir festival” olmadığını, İstanbul’un kültürel kökleriyle şekillendiğini söylemiştiniz. 10 yılın sonunda bu şehrin festivale gerçekten ne kattığını, festivalin de İstanbul’a ne bıraktığını nasıl tarif edersiniz?

İstanbul’un Sónar’a kattığı şey aslında tek bir başlıkta özetlenemez. Bu şehir düzenli, lineer bir kültür üretmiyor. Güçlü bir yaratıcı enerji üretiyor. Sónar Istanbul da yıllar içinde bu yapının içine adapte oldu, hatta bir noktadan sonra bu yapının bir parçası haline geldi. İlk yıllarda daha çok global bir formatı İstanbul’a getirmek gibi bir yaklaşım vardı. Ama zaman içinde şunu net gördük: buraya adapte olan model, birebir transfer edilen bir festival modeli değil. İstanbul’daki kolektiflerin üretim biçimi, dinleyicinin sahneyle kurduğu daha doğrudan ve fiziksel ilişki, hatta mekân kullanımı bile festivalin yapısını dönüştürdü. Bugün baktığımızda Sónar Istanbul’un programı da, ritmi de, enerjisi de bu şehre ait. Festivalin İstanbul’a bıraktığı şey ise daha somut. Birincisi, uluslararası bir network’e gerçek bir erişim sağladı. Buradaki sanatçılar, prodüktörler ve yaratıcı ekipler artık sadece içeriden üretmiyor, global akışın bir parçası olarak konumlanıyor. İkincisi, belirli bir kalite ve kürasyon standardını kalıcı hale getirdi. Bugün Türkiye’de müzik veya dijital sanat tarafında yapılan birçok işte bu etkinin izini görmek mümkün. Belki en önemlisi de şu: 10 yıl önce “Türkiye’de Sónar olur mu?” diye konuşuluyordu. Bugün ise Sónar Istanbul’un line-up’ı global Sónar ağı içinde nasıl konumlanıyor diye bakılıyor. Bu değişim aslında festivalin İstanbul’a adapte olmasından çok, İstanbul’un festivali sahiplenmesiyle oldu.

Sónar Istanbul bugün Sónar’ın kendi ülkesi dışındaki en uzun soluklu edisyonu.

Sónar Istanbul’un 10. yılı elbette bir kutlama anı ama aynı zamanda bir muhasebe anı da. Siz bu edisyona daha çok bir başarı hikayesi olarak mı, yoksa önümüzdeki 10 yılı belirleyecek kritik bir eşik olarak mı bakıyorsunuz?

Bu edisyona sadece bir başarı hikayesi olarak bakmak bence eksik kalır. Evet, Zorlu PSM olarak 10 yıl Türkiye’de bir festivali aynı çizgide tutarak, her sene üzerine koyarak büyütmek başlı başına önemli bir şey. Ama bizim açımızdan daha kritik olan, bunun bir eşik olması. Sónar Istanbul bugün Sónar’ın kendi ülkesi dışındaki en uzun soluklu edisyonu. Bu bile tek başına burada kurulan yapının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Türkiye’de kültür sanat alanında bu sürekliliği sağlamak kolay değil. O yüzden bu 10 yıl hem birikim hem de ciddi bir sorumluluk anlamına geliyor. Bugüne kadar yaptığımız şey aslında iki yönlü bir gelişimdi. Bir yandan bilinçli olarak her edisyonu ileri taşımaya çalıştık; kürasyonu, sahne tasarımını, deneyim alanını geliştirdik. Ama bir yandan da festival kendiliğinden büyüdü. İstanbul’daki üretim biçimi, dinleyici profili ve buradaki yaratıcı ekosistem Sónar Istanbul’u doğal olarak dönüştürdü. Charlotte de Witte, Eric Prydz, Polo & Pan gibi isimlerle geniş kitlelere ulaşırken, 30xN, anGy:he, Keigo Yoshida gibi daha deneysel işlere alan açmamız da bu yaklaşımın bir sonucu. Çünkü bizim için mesele sadece uluslarası sahnelerin en çok dinlenen isimlerini getirmek değil, bu platformu gerçekten bir fikir ve keşif alanı olarak tutmak. Bu yüzden 10. yıl bir kapanış değil. Tam tersine, önümüzdeki 10 yılın nasıl olacağını belirleyecek bir dönüşümün başlangıç noktası. Sónar Istanbul’un Türkiye için önemli bir değer olmasının sebebi de bu bence. Sadece bugünü takip eden değil, bulunduğu yerin kültürel üretimine yön veren bir yapı olması.

 

 

Programlama tarafında hep büyük isimlerle keşif alanı arasında bir denge var. Bugün algoritmaların herkese sürekli benzer şeyler önerdiği bir çağda, bir festival programı hazırlamak sizin için ne kadar editoryal, ne kadar kültürel bir pozisyon alma meselesi? Keşif süreçlerinde nasıl bir politika izliyorsunuz?

Bugün algoritmaların önerdiği şey aslında keşif değil, konfor alanının sürekli yeniden üretimi. Dinleyiciye veya izleyiciye zaten dinlediğin şeyin biraz varyasyonunu veriyor. Bu yüzden gerçek anlamda keşif neredeyse ortadan kalkmış durumda. Festival programlaması tam da bu yüzden bizim için çok net bir editoryal pozisyon alma meselesi. Hatta bir noktada algoritmanın karşısında duran bir kürasyon diyebilirim. Bizim işimiz, izleyiciyi sadece bildiği şeyle buluşturmak değil, bilmediği ama karşılaştığında bağ kurabileceği şeylerle de temas ettirmek. Sónar Istanbul’da programı her zaman iki eksen üzerinde kuruyoruz. Bir tarafta sahne dili güçlü, kendi alanında referans olmuş isimler var; Charlotte de Witte, Eric Prydz gibi. Bu isimler izleyiciyle güçlü bir bağ kuruyor ve bir giriş noktası yaratıyor. Diğer tarafta ise henüz geniş kitlelere ulaşmamış ama yeni bir söz söyleyen kendi sesini farklı kitlelerle buluşturmak isteyen işler var. Ama burada önemli olan sadece bu dengeyi kurmak değil, bu iki dünyayı birbirine temas ettirmek. Yani görece olarak daha çok tanınan isimlerle bir “çekim merkezi” oluşturup, izleyiciyi fark etmeden keşif alanına çekmek. Keşif süreçlerinde de yerel üretimin uluslararası sahneyle nasıl ilişki kurduğuna, disiplinler arası işlere ve ses olarak gerçekten yeni bir şey önerip önermediğine bakıyoruz. Bu yüzden programda Murathan Özbek’ten Gazelle on Forest’a, Serdar Ormancı’dan Tonoptik’e kadar çok farklı üretim biçimleri yan yana gelebiliyor.
Sonuçta bizim için programlama sadece bir line-up oluşturmak değil, izleyicinin birkaç günlüğüne kişinin kendi algoritmasından çıkıp başka bir akışın içine girmesini sağlamak.

Sonar uzun zamandır sadece müzik değil, teknoloji ve dijital kültürle de konuşuyor. Ama bugün teknoloji dendiğinde akla sadece yenilik değil, yapay zekâ, gözetim, dikkat dağınıklığı ve güvensizlik de geliyor. Sónar+D’nin bu yeni dünyada nasıl bir söz üretmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Geçen 10 yılda çok iyi isimleri ağırlayan bir platform oldu geleceğini nasıl kurguluyorsunuz?

Sónar+D ilk kurulduğunda teknoloji daha çok yaratıcı potansiyeli üzerinden konuşuluyordu. Ama bugün geldiğimiz noktada teknoloji sadece bir araç değil; gündelik hayatı, üretim biçimlerini ve hatta düşünme şeklimizi doğrudan etkileyen bir güç. Dolayısıyla artık “teknoloji iyidir” gibi basit bir yerden konuşmak mümkün değil. Yapay zekâ, veri, gözetim, dikkat ekonomisi gibi başlıklar işin içine girdikçe daha eleştirel, daha katmanlı bir yaklaşım gerekiyor. Sónar+D’nin de bu yeni dünyada daha fazla soru soran, farklı bakış açılarını bir araya getiren bir platform olması gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz 10 yılda çok güçlü isimleri ağırladık ve bu alanda ciddi bir birikim oluştu. Ama bence asıl mesele bu isimler değil, kurulan tartışma zemini. Bundan sonra Sónar+D’yi sadece “trendleri anlatan” bir yapı olarak değil, bu trendleri sorgulayan ve çerçeveleyen bir alan olarak kurgulamak istiyoruz. Bu yüzden sadece teknoloji üretenleri değil, ondan etkilenenleri de konuşmaya dahil etmek önemli: sanatçılar, araştırmacılar, sosyologlar, hatta aktivistler. Çünkü bugün teknoloji meselesi teknik bir konu olmaktan çıktı, doğrudan kültürel ve politik bir mesele haline geldi. Önümüzdeki dönemde de odağımız doğru cevapları vermek değil, doğru soruları açmak olacak. Çünkü teknoloji çok hızlı değişiyor ama onu nasıl anlamlandırdığımız daha da kritik hale geliyor. Sónar+D’yi Zorlu PSM’de ücretsiz olarak gerçekleştiriyoruz. Bu sadece bir erişim meselesi değil, aynı zamanda bu tartışmayı mümkün olduğunca geniş bir kitleyle paylaşma isteği. Çünkü bu konuların kapalı bir çevrede değil, herkesin dahil olabileceği bir zeminde konuşulması gerektiğini düşünüyoruz.

Kültür endüstrisi giderek “deneyim” kelimesine yaslanıyor gibi geliyor bana. Sizce deneyim dediğimiz şey bazen içeriğin yerini almaya başladı mı? Farklı deneyim katabilmek elbette maliyetli ama aynı şeyleri sunmak yerine içerikte farklılaşmak sizce nasıl mümkün?

“Deneyim” kelimesi şu anda kültür endüstrisinin en fazla kullanılan kavramlarından biri. Bugün neredeyse her şey deneyim olarak tanımlanıyor. Ama çoğu zaman bahsedilen şey, içeriğin kendisi değil.
Deneyim, içeriğin önüne geçtiğinde ortaya bir vitrin çıkıyor. Estetik olarak güçlü, fotoğraf verilebilir, ama izleyicinin zihninde veya duygusunda kalıcı bir iz bırakmayan bir yapı. O yüzden bence asıl mesele deneyim yaratmak değil, içeriği derinleştirmek. Gerçek deneyim dediğimiz şey zaten güçlü içerikten doğuyor. İzleyicinin onunla kurduğu bağdan, o anın içinde kaybolabilmesinden geliyor. Aksi durumda ne kadar büyük prodüksiyon yaparsanız yapın, etkisi çok kısa sürüyor. Sónar Istanbul’un 10 yıldır yaptığı şey aslında bu ayrımı korumak. Evet, farklı disiplinleri bir araya getiriyoruz, mekânı dönüştürüyoruz, yeni formatlar deniyoruz. Ama bunların hiçbiri “farklı görünmek” için değil. Bugün herkesin aynı isimleri dolaşıma soktuğu, benzer line-up’ların tekrar ettiği bir ortamda içerikte farklılaşmak aslında risk almakla mümkün. Daha az bilinen ama güçlü işleri programlamak, izleyiciyi konfor alanının dışına davet etmek ve her edisyonda yeni bir anlatım dili aramak gerekiyor. Bu yıl programda gördüğünüz Tuce Alba’nın ney ile modüler sentezi birleştiren performansı, Eyüp Kuş’un KARGA projesindeki analog drone’lar ve sinematik yaklaşımı ya da Pleizel’in anlatı odaklı setleri bu yüzden önemli. Bunlar ana akımın sunduğu şeyler değil. Ama tam da bu yüzden kalıcı bir iz bırakma potansiyeli taşıyorlar. Sonuçta deneyim dediğimiz şey “farklı görünmekten” değil, gerçekten farklı bir şey söyleyebilmekten geçiyor.

Bugün büyük festivallerin üzerinde ciddi bir ekonomik baskı var prodüksiyon maliyetleri, sponsorluk dengeleri, bilet erişilebilirliği, küresel rekabet… Sizce bir festivalin iddiasını koruyarak ayakta kalabilmesinin en zor tarafı artık nerede başlıyor?

Bugün bir festivali sürdürülebilir kılmak gerçekten çok fazla dinamik var. Yani aynı anda birden fazla dengeyi yönetmek zorundasınız. Ama bence en zor taraf bu değil. Asıl zor olan, tüm bu değişkenlerin içinde festivalin kimliğini koruyabilmek. Çünkü bu kadar değişkenin olduğu bir ortamda en kolay şey güvenli tarafa çekilmek. Aynı isimleri dolaşıma sokmak, riski azaltmak, daha öngörülebilir bir program yapmak. Kısa vadede bu katılımcının isteği gibi gözükebilir ama uzun vadede festivalin iddiasını aşındırıyor. Sónar Istanbul daha büyük bir organizasyon haline gelirken, ilk yıllardaki keşif duygusunu ve editoryal yaklaşımı kaybetmemek en önemli önceliklerden biri. %100 Müzik ve Kia gibi partnerlerle çalışırken de en çok dikkat ettiğimiz şey bu denge. Yani ticari gerçeklerle hareket ederken, içeriğin yönünü onların belirlememesi. Sonuçta sürdürülebilirlik sadece finansal bir konu değil. Net bir kürasyon, doğru iş birlikleri ve uzun vadeli bir bakış açısı yoksa, zaten o yapı bir süre sonra anlamını kaybediyor.

Sizin pozisyonunuz programlama, prodüksiyon, operasyon ve pazarlamayı aynı anda karşılıyor. Bir festivale en yakından bakan biri olarak, seyircinin dışarıdan hiç görmediği ama festivalin ruhunu aslında belirleyen asıl kararlar sizce hangi aşamada alınıyor?

Hangi sanatçıyı aldığınız kadar, onu nasıl konumlandırdığınız önemli. Hangi sahnede, hangi saatte, hangi akışın içinde yer aldığı bunlar izleyicinin deneyimini doğrudan değiştiriyor. Line-up bir liste değil, aslında bir akış tasarımı. Bir diğer kritik konu ölçek ve denge. Hangi işi ana sahneye koyuyorsunuz, hangisini daha küçük bir alanda tutuyorsunuz? Bu sadece kapasite meselesi değil, o işin nasıl algılanacağını belirliyor. Yanlış yerde doğru işi de kaybedebilirsiniz. Prodüksiyon tarafında da benzer bir durum var. Seyirci genelde sonucu görüyor ama arkasında çok ciddi bir “uyumlandırma” süreci var. Her işi kendi ihtiyacına göre ele almak gerekiyor. Tek tip bir prodüksiyon yaklaşımıyla ilerlediğinizde her şey birbirine benzemeye başlıyor. Bir de işin pazarlama ve iletişim tarafı var. Neyi nasıl anlattığınız, hangi işi öne çıkardığınız da festivalin algısını belirliyor. Ama en önemli nokta bu kararların hepsi birbirinden bağımsız değil. Programlama, prodüksiyon, operasyon ve pazarlama birlikte çalışmadığında festival dağılmaya başlıyor. yüzden dışarıdan görünmeyen ama festivalin ruhunu belirleyen şey aslında tek bir an değil; bu ekiplerin birlikte aldığı ve birbirini besleyen kararların bütünü.

10. yıl geriye bakmak için iyi bir an. Ama daha ilginç olan şu olabilir: Geride kalan on yıldan, gelecek on yıl için özellikle tekrar etmek istemediğiniz ve istediğiniz şey ne?

Geriye baktığımızda tekrar etmek istediğimiz şey aslında çok net: keşif duygusunu kaybetmemek. Festivalin en başından beri en güçlü tarafı buydu. İnsanların bilmedikleri bir şeyle karşılaşıp bağ kurduğu o ilk an. Bunu kaybettiğiniz anda festival sadece bir etkinliğe dönüşüyor. Aynı şekilde yerel sahneyle kurduğumuz ilişkiyi de büyütmek istiyoruz. 10 yıl önce daha kırılgan olan bir üretim alanı vardı, bugün çok daha güçlü ve görünür. Önümüzdeki dönemde de bu sahneyi uluslararası ağlarla buluşturmaya devam etmek bizim için öncelik olacak. Tekrar etmek istemediğimiz şey ise artık daha net: güvenli alan. Aynı isimlere yer vermek, öngörülebilir programlar yapmak, riski azaltmak. Kısa vadede kolay ama uzun vadede festivalin anlamını zayıflatan bir yaklaşım. Bir diğer konu da Sónar+D. Geçtiğimiz yıllarda çok değerli bir içerik üretti ama önümüzdeki dönemde daha görünür daha fazla söz üreten bir platform olması gerekiyor. Teknolojiyle ilgili sadece “ne oluyor”u değil, “ne anlama geliyor”u daha fazla tartışan bir alan.Önümüzdeki 10 yıl için hedefimiz yeni bir şey icat etmekten çok, doğru şeyi daha net yapmak. Keşfi korumak, yerel üretimi güçlendirmek ve konfor alanına geri düşmemek.

O zaman son olarak festivale bir 10 yaş dileği…

10 yaşındaki bir çocuğa ne dilerseniz aslında aynısını dilersiniz: merakını kaybetmemesi. Sónar Istanbul için de en kritik şey bu. Merakını kaybetmediği sürece zaten kendini tekrar etmez, yeni şeyler aramaya devam eder. Bir de soru sormayı bırakmaması önemli. Özellikle bugün, teknoloji ve kültür bu kadar hızlı değişirken, her şeyi olduğu gibi kabul etmek çok kolay. Bizim tarafımızda değerli olan şey, o sorgulama refleksini koruyabilmek. Bir de belki şunu eklemek lazım: fazla “akıllanmamak”. Çünkü belli bir noktadan sonra her şey çok hesaplı, çok güvenli hale gelebiliyor. O da festivalin ruhunu zayıflatıyor. Biraz risk, biraz oyun, biraz da keşif duygusu kaldığı sürece Sónar Istanbul zaten yoluna devam eder. 10–11 Nisan’da Zorlu PSM’de görüşürüz.