Zeynep TOKER
zeynep.toker@yellowbos.com
Post-punk ve darkwave sahnesinin kült ismi Pink Turns Blue, son albümleri Black Swan ile günümüzün kaotik dünyasına içten bir bakış atıyor. Albüm, iktidarın duyarsızlığına, genç kuşakların geleceksizliğine ve insan ruhunun kırılganlığına odaklanan karanlık ama teselli sunan bir anlatı sunuyor. Yaklaşık 40 yıllık kariyerlerinde her zaman müziği bir tür yoldaşlık ve farkındalık aracı olarak gören grup, 22 Kasım‘da Roxy Club İstanbul sahnesine çıkmaya hazırlanıyor. Bu özel geceyi ise Türkiye yeraltı sahnesinin dikkat çeken isimlerinden Kana Kana ile paylaşacaklar.
Grup üyeleriyle gerçekleştirdiğimiz bu kapsamlı söyleşide hem Black Swan’ın yaratım sürecini hem de pandemiden bugüne dönüşen turne ruhunu konuştuk. Yeni nesil post-punk’tan İstanbul’daki dinleyiciyle kurdukları özel bağa kadar birçok konuyu samimiyetle paylaştılar. Bir klasik haline gelen parçaları nasıl yeniden anlam kazandı? Peki bu kez İstanbul sahnesinde neler bekliyorlar? Tüm cevaplar bu röportajda! Keyifli okumalar.
Black Swan albümünüz dünyadaki mevcut duruma güçlü bir tepki gibi. Yakın tarihli bir röportajınızda, bu albümün “biraz daha endişeli” olduğunu ve “iktidardakilerin gençlerin geleceğini hiçe saydığı” bir dönemi yansıttığını söylediniz. Sizi bu karanlık temalara yönlendiren özel olaylar veya “black swan” diyebileceğiniz kırılma anları nelerdi? Ve yaklaşık 40 yıllık bir müzik yolculuğunun ardından, şarkılarınızı hâlâ bir tür protesto ya da farkındalık aracı olarak mı görüyorsunuz?
Müziğimiz her zaman sadece protestodan fazlasını aktarmak isteyen, punk kuşağının bakış açısını ve duygularını yansıtan bir ifade biçimiydi. Post-punk melodiler, armoniler, aynı zamanda şüphe ve melankoli kattı. Black Swan, her şeyi bildiğini ve açıklayabildiğini sanan ama gerçekte büyük olaylar karşısında hazırlıksız kalanların cehaletini temsil ediyor. Covid, iklim krizi, artan yoksulluk ve enflasyon gibi “olmaması gereken” şeyler yaşanıyor. Covid süreci zaten fazlasıyla zordu, sonrasında her şey daha da kötüleşti, daha fazla bölünme, daha çok sorun, daha çok çatışma… Bu karanlık temalara eğiliyoruz çünkü üzerimizde baskı yaratıyorlar. Ama şarkılarımız ve melodilerimiz aynı zamanda bir tür yoldaşlık ve teselli sunuyor. Çünkü yalnız değilsiniz, hepimiz bu duyguları yaşıyoruz. Birçok insan daha barışçıl, adil ve uyumlu bir dünya istiyor. Bazılarımız da bunu başarmaya çalışmaktan asla vazgeçmeyecek.
Pink Turns Blue’yu 1980’lerin ortasında kurarken bu kadar uzun soluklu olacağını hayal etmiş miydiniz? Bugün sizi hala yeni şarkılar yazmaya ve turneye çıkmaya motive eden şey ne? If Two Worlds Kiss döneminden bugüne müzik yapma anlayışınız nasıl değişti?;
Bu yıllar boyunca birçok dost edindik ve dünyanın dört bir yanındaki arkadaşlarımızla buluşmak bizi hala heyecanlandırıyor. İnternet ve sosyal medya sayesinde müzisyenler artık dostlarıyla temas halinde kalabiliyor, deneyimlerini, düşüncelerini ve duygularını paylaşabiliyor. Her 3–5 yılda bir şarkı yazmak ve albüm yayınlamak adeta bir günlük gibi. Böylece hem kendi deneyimlerimizi hem de arkadaşlarımızınkini melodilere, sözlere ve armonilere dönüştürebiliyoruz. Yeni albümler yayımlayarak ve yeni şarkılar sunarak bağımızı yeniliyoruz. Bazen dinleyicilerimizin gözleri kapalı, yüzlerinde bir gülümsemeyle müziğimizi dinlediklerini görmek… Hayatta daha ne isteyebilirsiniz ki?
Bu gönderiyi Instagram’da gör
Şarkı seçimleriniz ve “reddedilmiş” parçalar. Daha önce albümler için çok sayıda şarkı yazdığınızı ama bazılarını “içinize sinmediği” için elediğinizi belirtmiştiniz. Black Swan gibi bir albümde hangi parçaların yer alacağına nasıl karar veriyorsunuz? Ayrıca geçmişte sahnede çaldığınız ama artık yer vermediğiniz şarkılarınız var mı? Varsa bu tercihin ardında ne yatıyor?
Bu biraz ressamlık gibi. Ne hissediyorsanız onu çizersiniz. Ama sergi için bir seçim yapmanız gerektiğinde ortak temaya göre bir atmosfer oluşturur, izleyicinin eserler arasında nasıl bir yolculuk yapacağını hayal edersiniz. Albüm yapmak da benzer. Dinleyicinin şarkılar arasında nasıl ilerleyeceğini ve albüm boyunca nasıl bir duygu yaşayacağını düşünüyorsunuz. Konserlerde de en sevilen şarkıları dahil etmeyi seviyoruz. Çünkü biz de konserlere gittiğimizde favori şarkılarımızı duymayı bekliyoruz. Yeni şeyler duymak güzel ama “klasikleri” duymak da insana kendini evinde gibi hissettiriyor.
Kült parçalar hala büyük etki yaratıyor. Your Master Is Calling gibi 1980’lerden kalma parçalarınız milyonlarca dinlenmeye ulaşmaya devam ediyor. Bu şarkıları 2025’te sahnede tekrar tekrar çalmak sizin için nasıl bir duygu? O dönemde yazılmış şarkılar bugün, özellikle genç dinleyici önünde sahnelenince sizin için başka bir anlam kazanıyor mu?
Sanırım bu parçalar hala insanlara dokunduğu için anlamlı. Yaşamın belli evrelerinden geçen ya da benzer duyguları bilen insanlarla bağ kuruyor. Walking On Both Sides, yönünü, cinsiyet kimliğini ya da hayattaki yerini sorgulayanlar için hala güçlü bir parça. Your Master Is Calling ise sevginin ve bağlılığın gücünü anlatıyor. Bir şarkı duyguyu veya önemli bir deneyimi yakalayabiliyorsa, insanlara yalnız olmadığını hissettirebilir. Bu da teselli verir.
Post-punk’ın yeniden doğuşunu nasıl yorumluyorsunuz? Son yıllarda dünya çapında post-punk ve darkwave türlerine büyük bir ilgi artışı var. Pink Turns Blue bu türün öncülerinden biri olarak anılıyor. Yeni kuşak post-punk gruplarına dair gözlemleriniz neler? Takip ettiğiniz ya da ilham aldığınız genç isimler var mı?
2010 civarında birçok genç grup, giderek karmaşıklaşan dünyada melankoli, şüphe ve çaresizlik duygularını müzikle anlatmak istedi. Bazıları kendi özgün seslerini ve kelimelerini buldu, bu harikaydı! 80’leri taklit etmek yerine, post-punk’ı yeniden ve otantik biçimde yarattılar. Bu durum bizi de yeni sesler, düzenlemeler ve temalar keşfetmeye motive etti. Gerçekten hayranı olduğumuz genç gruplar var ve sahneyi paylaşmak, zaman geçirmek bizim için büyük bir mutluluk. Birçoğu artık dostumuz oldu.
Black Swan, Post-Punk.com ve The Big Takeover gibi yayınlar tarafından övgüyle karşılandı; Dancing With Ghosts gibi single’lar alternatif listelerde zirveye çıktı. Bu aşamada gelen bu tür başarılar ve ilgi size nasıl hissettiriyor? Bu tür tanınmalar yeni müzik üretirken sizi etkiliyor mu, yoksa kendi iç tatmininize göre mi ilerliyorsunuz?
Her türlü takdir ve destek için gerçekten minnettarız, çünkü yeni insanlara ulaşmamıza yardımcı oluyor. Ama aynı zamanda, bizim için anlamlı ve özgün bir şey yaratmanın tek yolu, olabildiğince gerçek ve samimi olmaktan geçiyor. Her seferinde boş bir sayfayla başlıyoruz. Deniyoruz, yanılıyoruz ve bazen bir şey tüylerimizi diken diken ederse, doğru yerde olduğumuzu anlıyoruz.
22 Kasım’da Roxy Club sahnesine çıkıyorsunuz. İstanbul konseri için beklentileriniz neler?
İstanbul’da birçok dostumuz var ve onları tekrar görmek için sabırsızlanıyoruz. İnternet ve sosyal medya sayesinde artık dünyanın dört bir yanında arkadaşlarımız var. İstanbul ya da Los Angeles arasında fark kalmadı. Her seferinde dostlarımızla buluşuyor, yenileriyle tanışıyoruz. Bazen biraz yerel haberler ya da yemekler hakkında bir şeyler öğreniyoruz. Ama çoğunlukla müziği paylaşmanın ve birlikte anı yaşamanın tadını çıkarıyoruz.
Bu turne pandemi sonrası ilk dünya turnenizin bir parçası ve yerli sahneden Kana Kana da açılışta yer alacak. Türkiye seyircisiyle daha önce kurduğunuz sıcak bağları hep vurgulamıştınız. Bu konserin sizin için özel bir anlamı var mı? Türkiye’deki dinleyiciler bu defa sahnede sizden ne bekleyebilir?
Kana Kana ile sahneyi paylaşmaktan onur duyuyoruz! Müziğimiz çok atmosferik. Bu yüzden şov yapmaktan çok, gözlerimizi kapatıp müziğe ve dinleyicilerin enerjisine odaklanıyoruz. Bazen gözlerimizi açıyoruz ve izleyicilerimizin gözleri kapalı, yüzlerinde bir gülümseme varsa biz mutluyuz. Daha fazlası ne olabilir?
Son olarak, Back on Stage okurlarına ve dinleyicilerinize ne söylemek istersiniz?
Sizi çok seviyoruz. Hepinizi (yeniden) görmek için sabırsızlanıyoruz.