Ece ULUSUM

Elektronik müzik sesin ötesinde içine girilen, bedende hissedilen, ışıkla, mekanla ve bakışla tamamlanan bir deneyim. Halina Rice tüm bunları kullanabilen bir isim. Onun işi kulüp kültürünün itkisini galerinin mekansal sezgisiyle buluşturuyor. Sahneyi yalnızca şarkıların art arda geldiği bir alan olarak değil, izleyicinin duyusal olarak kuşatıldığı bir kurgu olarak düşünüyor. Bu yüzden Halina Rice performansları, tek başına live set demekle geçiştirilemeyecek bir bölgede geziniyor zira biraz rave, biraz enstalasyon, biraz da çağdaş performans sanatı.

Sónar İstanbul’un 10. yılı için 10–11 Nisan 2026’da programında Halina Rice da bu hibrit hattın en dikkat çekici isimlerinden biri olarak yer alıyor. Biz de bu vesileyle onunla sürükleyicilik fikrini, mekansal sesin besteyi nasıl dönüştürdüğünü, teknolojinin duyguyu bastırmadan nasıl kullanılabileceğini ve bugün dağılmış dikkat çağında tek bir deneyime gömülmenin neden neredeyse kültürel bir ihtiyaç hâline geldiğini konuştuk.

Müziği sadece dinlenen bir şey olarak değil, içine girilen bir ortam gibi kuruyorsunuz. Sizin için bir iş tam olarak ne zaman “immersive” oluyor: Seste mi, mekânda mı, görsel dilde mi, yoksa izleyicinin bedensel algısında mı?

Benim için sürükleyicilik, duyuları sarıp sarmalayarak duygusal bir tepki yaratmakla ilgili. Görsel-işitsel şovlara ve enstalasyonlara gitmeyi çok seviyorum. Özellikle de kendimi deneyimin içinde kaybolmuş hissettiğim anları. Bence bu, insanlara hissetmek için izin veriyor ve onları gündelik hayatın dışına çıkarıyor.

Mekansal sesle çalışmak besteleme mantığını da değiştiriyor gibi görünüyor. Oda, mesafe ve hareket de parçanın bir parçası oluyor. Bu düşünme biçimi sizin yaratıcı dilinizi nasıl etkiledi?

Benim için mekansal ses, görseller ve ışıklarla birlikte aynı paletin başka bir parçası. Daha ‘dünya dışı’ bir his yaratmanın yollarından biri. Bunun için bestelerimi farklı ses katmanlarına ayırıyorum, sonra da mekanda mümkünse çok hoparlörlü bir kurulum aracılığıyla bu parçaların izleyicinin etrafında nasıl dolaşacağını yeniden şekillendiriyorum. Yaratıcı dilimi baştan aşağı değiştirdiğini söyleyemem ama ses tasarımımın etkisini daha geniş ve daha kapsayıcı bir şekilde yaymama imkan tanıdı.

İşiniz için sık sık “bir yanı rave, bir yanı sanat olayı” gibi tarifler yapılıyor. Sizin için canlı performansı bir kulüp deneyiminden ayıran şey tam olarak ne? 

Kulüp deneyiminde geçişler genellikle daha kesintisizdir, bir parça diğerine akar. Benim şovlarımda ise her parça çoğu zaman yeni bir stilin ya da ruh halinin ayrı bir keşfi gibi duruyor ve bu, tasarımcı Freny Antony ile ürettiğimiz görsellerle birlikte ilerliyor. Şovun her bölümü, LED ışıklarla beraber neredeyse teatral bir performans gibi dikkatle programlanıyor. Tabii kimi anlarda kulüp deneyimine de iyice yaklaşıyor. Yani, aradaki çizgi kesinlikle bulanık.

Teknoloji bugün sanatçılara olağanüstü imkânlar sunuyor ama bazen deneyimi fazla tasarlanmış, fazla kontrollü hissettirme riski de var. Siz teknolojiyle çalışırken duyguyu korumak için nasıl bir denge arıyorsunuz?

Benim orada, seyirciyle birlikte canlı olarak bulunmamın başlı başına güçlü bir bağ yarattığını düşünüyorum. Çünkü izleyici de kendisini performansın bir parçası olarak getiriyor. 2014’te Serpentine’de Marina Abramović’in 512 Hours enstalasyonuna gitmiştim. Orada malzeme, aslında Abramović’in kendisi ve ziyaretçilerdi. Marina beni bizzat o serginin içinde yeniden konumlandırmıştı, diğer katılımcılarla birlikte işin bir parçasına dönüşmüştüm. Bu fikri çok seviyorum, seyircinin gösterinin ayrılmaz bir unsuru olması ve hepimizin aynı olayın parçası haline gelmesi.

Sürekli bildirimlerin, krizlerin ve parçalanmış dikkatin çağında yaşıyoruz. Böyle bir dünyada izleyiciyi tek bir deneyimin içine bütünüyle çekmek sizin için artık sadece estetik bir mesele değil, kültürel bir mesele de mi?

Bence bugün insanlar kendilerini bağlı hissedebilecekleri etkinliklere giderek daha fazla ihtiyaç duyuyor. Wellness alanının geleneksel konser deneyimiyle kesiştiğini de görüyoruz. İnsanların dışarıdan işgal edilmeyen, gerçekten var olabilecekleri ve hissedebilecekleri alanlara ihtiyacı var.

Bir performanstan çıkan insanların yalnızca “wow” demesini değil, daha derin, daha kalıcı bir duygusal sarsıntıyla ayrılmasını önemsiyor musunuz?

Birisi bana konserden ilham aldığını ya da gerçekten etkilendiğini söylediğinde bu benim için alabileceğim en büyük övgü. Genellikle gösteri boyunca hızla art arda gelen pek çok fikir oluyor, bu da insanların dikkatini canlı tutuyor. Umarım aynı zamanda onları düşünmeye, bir şeyleri yeniden tartmaya ya da başka bir yere taşınmış gibi hissetmeye de açıyordur.

Sahneyi bir gün yapay zekanın daha ‘canlı’, daha tepki veren bir formuyla paylaşacağımızı düşünüyor musunuz? 

Şu an kendi işlerimde yapay zeka kullanmıyorum ama bu alanda gerçekten çok ilginç şeyler yapan deneysel yaratıcı pratisyenler biliyorum. Burada Holly Herndon önemli bir isim. Evet, yapay zeka belli sanatsal sunumlarda kesinlikle rol oynayabilir. Zaten kültürün üzerinde bu kadar büyük etkisi olan bir şeyi sanatın keşfetmemesi mümkün değil.

Sónar İstanbul gibi sesin, teknolojinin ve dijital kültürün birlikte düşünüldüğü bir festival bağlamında performans sergilemek işinize ayrı bir katman ekliyor mu? İstanbul’daki izleyicinin gösteriden geriye, yalnızca görsel bir etki değil de daha geniş bir fikir ya da his taşımasını ister misiniz?

İşi farklı izleyicilere taşımak bana her zaman ilginç geliyor. Sónar izleyicisinin yalnızca müziğe değil, teknolojiye ve sunum biçimine de ilgi duyacağını düşünüyorum. Bu performansta, stüdyo Target3D ile ve koreograf/dansçı Anna Vargha’yla birlikte üretilmiş, en yeni Gaussian Splat teknolojisini kullanan görsel bir çalışma sunacağım. 360 derece çekim yaptık ve başka mecralarla kolay kolay elde edilemeyecek türden görüntüler ortaya çıktı. Bu iş, sanat festivallerinde gerçekten büyük merak uyandırdı çünkü izleyicilerin önemli bir kısmı da üretici olduğu için bize sık sık aynı soru geliyor: “Bunu nasıl yaptınız?”