Ahmet YATĞIN

Beş yıllık sessizliğin ardından Baxter Dury geri dönüyor. Üstelik öyle “eh işte” bir dönüş değil; 12 Eylül 2025’te Heavenly Recordings etiketiyle çıkacak Allbarone, şimdiden onun kariyerindeki “en doğrudan ve çağdaş” işlerden biri olarak konuşuluyor. Prodüktör koltuğunda Adele’den Florence + The Machine’e uzanan parlak bir diskografiye sahip Paul Epworth var. Kayıtlar, Londra’nın meşhur The Church stüdyosunda sadece iki ayda tamamlanmış. Hızlı bir tempo, net bir vizyon ve Baxter’ın yarısı gerçek yarısı uydurma hikâyeleri… Dury ile Zoom’da buluştuk, tüm bunları detaylarıyla konuştuk.

Albümden yayınlanan ilk şarkı “Allbarone” (JGrrey eşliğinde) ve hemen ardından gelen “Return of the Sharp Hats”, hem müzikal hem de mizahi tonun habercisi. “Keskin Şapkalıların Dönüşü” kulağa gangster filmi gibi gelse de, Baxter’ın dünyasında bu, Londra’nın en hip mahallelerine hafif bir kaş kaldırma anlamına geliyor. “Gerçekten de biraz alaycı, ama tamamen ciddi değil” diyor. “Bazen çok kaba gibi geliyor ama tam olarak kime söylendiğini çözemiyorsunuz. Zaten amaç da bu.” Oyunbaz bir dil ve belirsiz hedefler, Baxter’ın karakter yaratımının temel taşlarından.

‘Şarkılarım biraz narsistik olabilir’

Politik meseleler söz konusu olduğunda ise, kendini büyük laflardan uzak tutuyor. Ona göre “küçük şeylerden” bahsederken bile büyük resme dokunmak mümkün. “Her şeyin politik bir yönü var” diyor. “Ben daha çok kendi çevremdeki mikro olaylara bakıyorum. Sosyolojik detaylar, şehirde gördüğüm dinamikler, bana dokunan ufak şeyler… Şarkılarım biraz narsistik olabilir ama bu alan bana daha doğal geliyor.” Bu sözleri söylerken yüzündeki gülümseme, hem kendiyle hem de bu yaklaşımıyla barışık olduğunun kanıtı.

Bu yaklaşım, albümün yaratım sürecinde de belirgin. Paul Epworth’la çalışmak, hem hız hem de netlik getirmiş. Önlerinde sadece iki ay olduğunu anlatırken “O baskı, odaklanmamızı sağladı” diyor. “Yaratıcı süreçte bazen çok isabetli olur, bazen olmaz. Fazla düşünmeden ‘Tamam, yapıyoruz’ diyorsun. Fikirler, hikâyeler, anılar… Hepsi şarkıya karışıyor. Bazen çok soyut oluyor, bazen çok gerçek.” Albümün genel atmosferi de bu iki uç arasında gidip geliyor: bir yanda keskin gözlemler, diğer yanda bilinç akışıyla gelen absürt anlar.

‘Bana meydan okuyan biri lazım’

Kendisini yıllardır “başarısız romantik” olarak tanımlayan Baxter’a, bu kimliğin hâlâ geçerli olup olmadığını sorduğumda cevabı hızlı geliyor: “Geçerli tabii. Yeni müzik türleri çıkıyor, yeni isimler geliyor ama iyi müzik her zaman bir yolunu bulur. Romantik bakış açısının bittiğini düşünmüyorum. Hatta iyi pop ya da iyi dans müziği de bu niteliğe sahip olabilir.” Bu söz, albümün melankoliyle oyunbazlığı harmanlayan ruhunu da özetliyor.

Aşk ve yaratıcılık ilişkisine geldiğimizde ise sohbet bir anda Netflix ve donutlara bağlanıyor. “Ne zaman mutlu bir ilişkim oldu hatırlamıyorum” diye gülüyor. “Ama evet, bir noktada Netflix izleyip donut yemek cazip gelir. Sonra pantolonlar olmaz… Yine de fazla durağanlığa dayanabilen biri değilim. Bana meydan okuyan biri lazım.” Hayat ve sanat arasındaki bu dalgalanma, Baxter’ın hem sahnede hem de stüdyoda enerjisini diri tutuyor.

Bu enerjinin ilginç bir yansıması da Charlie XCX’in “BRAT” estetiğine yaptığı övgüde gizli. Glastonbury’de izlediği performans, ona prodüksiyonun tamamen dijital olmasına rağmen hâlâ çok kişisel ve gerçek olabileceğini göstermiş. “Sahneye tek başına çıkıp iddialı, bazen neredeyse ‘kusurlu’ sayılabilecek kıyafetler giyiyor. Bu da cesaretinin bir parçası. Kendini olduğu gibi ortaya koyuyor ve bu değerli.”

‘İstanbul’daki insanları ve çalıştığımız ekibi çok sevdim’

Baxter’ın dünyasında TikTok ise neredeyse yok. “Hiç kullanmadım” diyor. “Albümü bitirdikten sonra ‘Bunu TikTok’a nasıl uydururuz?’ diye düşünmek bana çok uzak. Belki bu, uzun vadede daha kalıcı olmanın yolu.” Hızlı tüketim yerine uzun vadeli bağ kurmak, onun müzik anlayışında da belirgin.

Gelecekten biri Baxter Dury’yi keşfederse nereden başlamalı? Onun önerisi üç şarkı: “Miami”, “I’m Not Your Dog” ve yeni albümden “Schadenfreude”. Bu üçlü, onun hem melankolik hem alaycı hem de keskin taraflarını bir arada sunuyor.

Söz İstanbul’a geldiğinde ise, şehrin onun üzerinde bıraktığı izler beklentisinin ötesinde çıkıyor. “İstanbul’daki insanları ve çalıştığımız ekibi çok sevdim. Ama bazı müzisyenlerin kimlikleri ya da yönelimleri nedeniyle rahat edemediğini görmek beni etkiledi. Mimariden çok, insanların cesareti kaldı aklımda.” Bu cümle, röportaj boyunca “mikro” dediği meselelerin aslında ne kadar derin olabileceğini gösteriyor.

Ve sohbetin sonunda, kameranın arkasından geçen köpeğimi fark ediyor. “Harika bir hayvan” diyor gülerek. Bu küçük an, Baxter Dury’nin müziğinde olduğu gibi, ciddi ile komiğin, gözlem ile içgüdünün nasıl yan yana durabildiğinin canlı bir kanıtı oluyor.

Dury’i izlemeyen ve yeniden buluşmak isteyen varsa şanslı, 13-14 Eylül’de düzenlenecek Eksen On Fair etkinliğinde Bomontiada’da olacak.