Zeynep TOKER
zeynep.toker@yellowbos.com
Yönetmen ve müzisyen Alkan Avcıoğlu’nun imzasını taşıyan Post Truth, yalnızca belgesel sinema değil, film müziği alanında da dikkat çeken bir örnek sunuyor. Filmin müzikleri, tarihte ilk kez yapay zekâ destekli bir üretim süreciyle oluşturulan soundtrack albüm olarak tanımlanıyor. Tamar Records etiketiyle yayımlanan ve iki yılı aşkın bir çalışmanın ürünü olan albüm, parçalanmış gerçeklik algısını ses üzerinden kurgulayan yaklaşımıyla, yalnızca bir film eşlikçisi değil, çağdaş dünyanın işleyişine dair kavramsal bir ses haritası olarak konumlanıyor. Yapay zekâ ile üretim sürecinden müzikal tercihlerin ardındaki kavramsal fikirlere, Post Truth’un çok katmanlı ses dünyasına uzanan tüm detaylar röportajda seni bekliyor.
Post Truth filminin müzikleri, tarihte ilk kez yapay zekâ destekli bir üretim sürecinden doğan soundtrack albüm olarak tanımlanıyor ve müzik-sinema tarihinde yeni bir eşik olarak görülüyor. Bu fikir ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Yapay zekâyı bir film müziği yaratım sürecine entegre etme kararını alırken sizi motive eden şey neydi, yaratıcı süreci nasıl planladınız?
Müzik ve sinemanın farklı alanlarında çalıştım. Yaklaşık dört yıl önce ise tüm mesleklerimi bilinçli olarak geride bırakıp yapay zekâ araçlarıyla görsel ve işitsel üretime yöneldim. Bunun temel nedeni, son on yıldır sinemadan müziğe, fotoğraftan edebiyata kadar pek çok sanat dalının içinde yaşadığımız çağı anlatmakta yorgun düştüğünü düşünmemdi.
Artık öyle ilginç bir çağda yaşıyoruz ki, sürekli uyarılan zihinlerimizle neyin gerçek neyin sahte olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz. Enformasyon bombardımanı ve yaşamın hızı inanılmaz boyutlara ulaştı ama hikâye anlatımında hala eski dünyayı betimliyoruz. Bu yüzden yapay zekânın hikaye anlatımına ve sanatsal ifade biçimlerine taze bir soluk getirebilme potansiyeli var. Ben de sosyal medyadan politikaya böylesine sahte ve performansla dolu bir dönemin belgesel filminin yapay görüntülerle daha iyi yapılabileceğini düşündüm. Yaklaşık iki yıl önce film için çalışmaya başladım.
Haliyle soundtrack fikri de filmin kendisiyle eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Filmde tartıştığım mesele gereği tüm görüntüleri, sesleri ve müzikleri yapay zekâ ile üretmeyi tercih ettim. Gerçeklik algısının çözüldüğü, temsilin gerçeğin yerine geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir dünyayı anlatırken, müziğin de aynı ontolojik zeminde üretilmesi gerekiyordu. Lakin filmin müzikleri, zihinlerimizin parçalı olduğu ve gerçeğin çözüldüğü bu dönemin nabzını tutmaya çalışıyor.
Soundtrack albümünün iki yılı aşan bir sürede, yapay zekâ destekli bini aşkın kompozisyondan süzülerek oluşturulduğu belirtiliyor. Bu süreçte yapay zekâ tam olarak nasıl bir rol oynadı?
Yapay zekâ, filmde tüm görsel ve işitsel malzemelerin üretildiği temel araçtı. Büyük sayıda üretimin önemine inanan biriyim; bu nedenle süreç boyunca çok fazla parça ürettim. Yarım yamalak versiyonlar da dahil olmak üzere binlerce üretim ortaya çıktı.
Bu süreçte benim için belirleyici olan hız ya da verimlilik değildi. Aksine, yapay zekânın ürettiği kopukluklar, tuhaf geçişler ve kimi zaman “yanlış” kararlar kıymetliydi. Özellikle ambient ve glitch estetiklerini bir araya getiren tınılar üzerinde yoğunlaştım. Sesin parlak ve berrak olmasını istemedim. Çünkü filmin anlattığı dünya da kusursuz, dengeli ya da pürüzsüz bir dünya değil. Albüm bu anlamda lineer bir besteleme sürecinden ziyade, uzun bir süzme ve yoğunlaştırma sürecinin sonucu olarak şekillendi.
Yapay zekâ ile üretilmiş kayıtlarda bazen geçici bir dijitalize bulanıklık ya da beklenti dışı bir asenkron ritim oluyor. Post-prodüksiyon ile bunları düzeltmek ve ses kalitesini daha da yukarı çekmek mümkün. Ama ben tasvir etmeye çalıştığım dünya gereği bunların kendine özgü haliyle kalmasını ve metaforik betimlemeyi derinleştirmelerini istedim. Brian Eno’nun çok sevdiğim bir sözü var: “Bugün yeni bir teknik araçta garip, çirkin, rahatsız edici bulduğumuz ne varsa, zamanla o şey aracın imzasına dönüşür”. Benzer şekilde bazı hatalar teknik olarak aşılabilir olsa da sanatsal anlatım için garip hallerinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Nitekim kavramsal olarak filmdeki yaklaşımımla örtüşüyorlar.

Gitgide dijitalleşen hayatlarımızın parçalanmış gerçeklik algısını sesin yapısıyla kurmayı hedeflediğinizden bahsediliyor, bunu müziğe nasıl yansıttınız? Yapay zekâ ile çalışarak bu kavramsal fikri hayata geçirmek ne gibi yenilikler veya zorluklar getirdi?
Günümüze ayna tutmak için, küçük sapmalarla bozulan motifler, kararsız ton merkezleri ve tırmanıp hiçbir zaman tam olarak çözülmeyen gerilimler üzerine odaklandım. Çok sevdiğim film müziği bestecisi Mica Levi bir röportajında “bir şeyi açıklamaktan ziyade huzursuzluk hissi yaratmakla ilgileniyorum” derdi. Bu albümde benzer bir yaklaşım taşıdım. Ben de müziği açıklayan tematik bir unsur olarak değil, sürekli bir huzursuzluk ve daraltıcı alan olarak kurguladım. Çünkü bugün toplumların kolektif bilinçaltında hissedilen şey, klasik anlamda gerilimden çok, gerçekliğe dair yaşadığımız bilişsel ahenksizlikten kaynaklanan sürekli bir sıkışma hali. Filmin müzikleri de bu nedenle baştan sona, hiç durmadan arka planda süren bir birikme hissi yaratıyor; rahatlatmıyor, çözmüyor, sadece yoğunlaşıyor. Bunun için Tangerine Dream’den Boards of Canada’ya uzanan geniş bir ilham yelpazesiyle yola çıktım. Yer yer eklektik tercihler yapsam da pek çok parçayı William Basinski ve Fennesz gibi glitch kuşağının açtığı yoldan, çağın ruhunu taşıyan ortak bir estetikte birleştirdim.
Gençliğimde uzun yıllar DJ’lik yaptım ve müzik yazarlığıyla uğraştım; müziğe hem pratik hem de kuramsal pek çok farklı açıdan bakma imkanım oldu. Bu arka planın, yapay zekâ ile üretim yaparken ciddi bir avantaj sağladığını düşünüyorum. Çünkü yapay zekâ, diğer alanlarda olduğu gibi müzikte de emek ve efor bazlı bir zanaat alanı yaratmaktan ziyade kürasyonun, sentezin ve kavramsal netliğin önemini artırıyor. Dijital müzik araçları zaten dünyadaki neredeyse tüm enstrümanları ve türleri bilgisayarlarımıza taşımıştı. Yapay zekâ ise bunun bir adım ötesine geçerek melodi, ritim örüntüleri ve hazır yapıları da erişilebilir kılıyor. Üretimin gitgide kolaylaştığı bu bolluk ortamında asıl belirleyici olan şey, teknik üretimden çok, hangi sesleri neden seçtiğiniz; yani vizyon, kavramsal harita ve yön duygusu oluyor. Çünkü burada asıl mesele, müzik tarihini bilmenin seçimleri ve estetik yönelimi belirlemesi.
Yapay zekâ ile çalışmanın en güçlü yanlarından biri, görüntülerle eşzamanlı olarak sürekli yeni varyasyonlar üretebilme imkânı sunması. Kurguda bir parça sahneyle tam olarak örtüşmediğinde, aynı duygu alanında ama farklı bir yapıya sahip alternatifleri çok hızlı biçimde üretebiliyorsunuz. Bu da ses bandının kurgusunda ve görüntülerle uyumunda büyük avantaj sağlıyor. Başlıca zorluk ise şüphesiz ki ürettikleriniz üzerinde ince ayar veya kontrolün geleneksel olarak azalması; deneme yanılmaya ve rastlantısallığa daha fazla alan açması.
Filmin çok konuşulan final sahnesi için özel olarak üretilen “Dancing Plague” parçası, hem estetik hem de tematik açıdan albümün mihenk taşı olarak öne çıkıyor ve dinleyicilerin favorisi haline gelmiş. Bu parçanın ortaya çıkış hikâyesini anlatabilir misiniz? Final sahnesine özel olarak bu eseri yaratırken nasıl bir yaklaşım benimsediniz ve “Dancing Plague”’in, filmin kavramsal çerçevesini müzikal olarak en iyi yansıtan parça olmasını sağlayan unsurlar neler oldu?
Filmin 16. yüzyılda yaşanan veba salgını üzerinden sıradışı bir finali var ve müzik bu finalde başrolde. Filmi izleyen pek çok kişiden bu şarkı için mesajlar aldım, soranı çok oldu. Sadece o şarkıya ulaşmak için soundtrack albümü aylardır bekleyen insanlar var.
Filmde yaratılan bilişsel ahenksizlik duygusunu, yani bir şeylerin yanlış gittiğini sezdiğimiz halde duramama halini müzikte doğrudan beden üzerinden hissettirmek istedim. Bu yüzden bu parça, filmi kapatan bir final müziği olduğu kadar, filmin söylediği her şeyin ses düzeyinde yoğunlaşıp taşması gibi çalışıyor. Albüm içinde bu kadar güçlü bir karşılık bulmasının nedeni de sanırım tam olarak bu: Dinleyiciye bir duygu anlatmıyor, onu yoğun bir durumun içine sokuyor.
Albümün üretiminde çok katmanlı bir yöntem izlediğinizi biliyoruz: Kimi zaman açık kaynaklı yapay zekâ modellerini kullanmış, kimi zaman da 20 yıl önce ürettiğiniz dijital elektronik ambient çalışmalarınızı veri girdisi olarak değerlendirmişsiniz. Bu sıra dışı birleşimde, yapay zekâ çıktılarıyla kendi müzikal birikiminizi harmanlarken karşılaştığınız en büyük teknik veya yaratıcı meydan okuma neydi? Bu yapay zekâ destekli müzik üretimi sürecinde, sanatçı olarak sizi en çok heyecanlandıran keşif veya yöntem hangisi oldu?
2001–2006 yılları arasında 50’nin üzerinde elektronik ambient parça üretmiştim. Araya başka projeler girince hiçbir zaman yayımlama fırsatım olmamıştı. Yıllar sonra bu arşivi yeni yapay zekâ araçlarıyla yeniden ele almak, onlardan türeyen varyasyonlar üretmek benim için oldukça heyecan vericiydi. Zaten önümüzdeki dönemde pek çok müzisyenin, yarım kalmış ya da taslak halinde bırakılmış işlerini yapay zekâ aracılığıyla yeniden düşünmeye başlayacağını da öngörüyorum.
Kendi bestelediğim parçalarda oldukça spesifik bir ses dokusu ve ritmik yaklaşım üzerine çalışmıştım. Bu çalışmalardan belirli bölümleri alıp yapay zekâ modellerine veri olarak besledim. Bu teknik istediğim tınıyı be deneysel ritmik yapıları üretmemde fayda sağladı. Açıkçası metin (prompt) bazlı yöntemlerden çok daha keyifli bir üretme süreci.

Post Truth soundtrack’i, yalnızca bir film müziği olmanın ötesinde “çağdaş dünyanın işleyişini, ritmini ve gerilimini kaydeden işitsel bir harita” olarak değerlendiriliyor. Nitekim albüm, 37. Girona Film Festivali’nde En İyi Soundtrack ödülüne aday gösterildi ve eleştirmenlerden “çağımızın ruhunu bir çırpıda gözler önüne serecek güçte”, “distopik bir geleceğin sesleri” gibi övgüler aldı. Bu uluslararası ilgi ve övgüler karşısında neler hissediyorsunuz?
Yaklaşık iki yıla yayılan yoğun bir çalışma sürecinin ardından, hem filmin hem de müziklerinin eleştirmenler tarafından takdir edilmesi benim için son derece onur verici. Filmde müzikler yalnızca eşlik eden bir unsur değil; anlatının merkezinde, kurgunun adeta iskeletini oluşturan bir yapı taşı. Bu nedenle soundtrack albümünün bu bağlamda fark edilmesi, konuşulması ve eleştirel karşılık bulması ayrıca önemli. Filmin uluslararası yolculuğu ise 2026’da devam ediyor olacak.
Sizce yapay zekâ desteğinin bu denli takdir toplaması müzik üretiminde nasıl bir değişime işaret ediyor ve gelecekte film müziği alanında yapay zekâ ile birlikte neler mümkün olabilir?
Burada takdir toplayan şeyin, doğrudan yapay zekâ desteğinden ziyade, filmde olduğu gibi müziklerde de kavramsal fikirlerin birbiriyle kurduğu uyum olduğunu düşünüyorum. Yapay zekâ bugün hâlâ önyargıyla yaklaşılan bir alan; sanatın pek çok disiplininde kullanımı tartışmalar ve tepkiler doğuruyor. Bu projede ise ortaya çıkan ilginin, fikrin ve estetik yaklaşımın yapay zekâ araçlarıyla organik biçimde örtüşmesinden kaynaklandığını söyleyebilirim. Film müzikleri de bu uyumdan besleniyor.
Önümüzdeki dönemde yapay zekânın yalnızca film müziğinde değil, müziğin pek çok alanında önemli dönüşümler yaratacağı açık. Belirleyici olan, bu araçların nasıl ve hangi kavramsal çerçevede kullanıldığı olacak.
Her hâlükârda gerek üretimi yaygınlaştırması gerekse yeni estetik olanaklar yaratma potansiyeliyle yapay zekânın müzik endüstrisinde büyük bir dönüşüm yaratacağı kesin. Her paradigma değişiminde olduğu gibi bunun da artıları ve eksileri olacaktır; ancak uzun vadede müzikal ifadenin genişlemesine olumlu katkılar sunacağı kesin. Bu yüzden yeniliklere kapıyı kapatmamak gerekiyor. Tarih boyunca sanatta ortaya çıkan yeni araçlar benzer endişeler yaratmıştır: Fotoğraf makinesi çıktığında “resim bitti” denmiş, sesli sinema geldiğinde “sinemanın büyüsü bozuldu” yorumu yapılmış, synthesizer’ların yaygınlaşmasıyla müziğin ruhunun kaybolduğu düşünülmüştür. Resimde kolajın, müzikte sampling’in ortaya çıkışı da yaratıcılığın sona erdiği iddialarını beraberinde getirmiştir. Oysa tüm bu kırılmalar, sanatı bitirmek yerine zenginleştiren dönüm noktalarına dönüşmüştür.
Son olarak, Back on Stage okurlarına ne söylemek istersiniz?
John Cage’in dediği gibi “Söyleyecek hiçbir şeyim yok ve bunu söylüyorum.”