Ahmet YATĞIN

Sezen Aksu, Sıla, Sertab Erener gibi mega isimler ile çalışan müzik prodüktörü Ozan Bayraşa, müzik sektörüne yönelik ilginç bir projeyle geldi. İsterseniz önce kendisinden birazcık bahsedelim. Amerika’da doğup İzmir’de büyüdü ve İstanbul’da yaşıyor. Dünyanın en prestijli müzik okullarından biri olan Berkeley College of Music’ten gelen burs teklifini reddetti ve Sezen Aksu’yu seçti. Bu önemli kararını röportajımızda, eğer gitseydi “Halkın müzikal algısını geliştirme gibi bir idealim oluşmazdı.” sözleriyle savundu. Bu güçlü bir iddia. Peki Bayraşa, bu iddiasının altını doldurabilecek bir proje ile karşımızda olabilir mi?

Bayraşa’nın yeni projesi olan UBM yani “Unite for Better Music” ile aslında sanatçıların ortaklığından bahsediyoruz. Yani sanatçılar ekipler halinde üretecek ve kazancı paylaşacaklar. Tüm dünyada benzer örneklerin yer aldığını bizlerle paylaşan Bayraşa, UBM ile oldukça reformist bir fikirle geliyor. Projenin detaylarını ve kendisine dair merak edilenleri sorduk. Sizi bekletmeden hemen başlayalım

❏ Çok önemli bir projeden haberdar olduk. Sanatçıların kazancı paylaşmasına ve ortak üretime yönelik. Reformist sayılabilecek geniş çaplı bir proje.
Kendi projemi eksik buluyorum. Ancak projemi artık inancımı yitirdiğim bir sistemde üretmektense dünyayı örnek alarak hareket etmek istedim. Unite for Better Music, kısaca UBM projesi aslında hem kendi eksik kalanım hem sektörümüzün eksik yanını doldurmak için.

❏ Nasıl gerçekleştireceksiniz planınızı?
Unite for Better Music, eser üretiminde ekip çalışmasını model alan aynı zamanda kazancı yazarın, bestecinin, yorumcunun, yönetmenin ve prodüktörün yani kreatif takımın arasında bölüşeceği bir girişim.

❏ Sanatçının belli bir ücret karşılığında başka bir sanatçıdan hizmet aldığını böylece hizmet veren sanatçının eserin gelirlerinden başarı ile orantılı bir kazanç elde etmediğini söylüyorsunuz. Öneri olarak da bir nevi kooperatiften söz ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Neticede sektördeki kreatif çalışanlar katkıda bulunduğu proje başına para kazanmakta. Ne kadar şarkı satar, düzenler ya da kliplendirirse o kadar para kazanabiliyor. Yani bu sistemde adet niteliğin önüne geçiyor. Halbuki kreatör ürettiğinin başarısıyla doğru orantılı kazanacağını bilirse, nitelik önceliği olacaktır. Neticede kaşesinde anlaştığın kişi hızlıca paketlemek varken neden işi daha da uzatıp geliştirmek istesin projeyi? Akıllar bir sonraki işte. Bu mantığı getiren sistem zaten Türk pop müziğini çıkmaza sokan. Aynı ritmi, aynı melodileri, aynı kareleri, bu benim imzam adı altında sayısız tekrar etme yaklaşımı da bu yüzden. Aslında buradaki nihai amacım adalet timsali olmaktan çok üretenin içgüdülerini değiştirmek. Daha iyi yaparsa daha iyi kazanabileceği alternatif bir düzen önermek.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Ozan Bayraşa (@bayrasa)’in paylaştığı bir gönderi ()

‘GİTARCI HEP AYNI ŞEYİ ÇALIYOR YA DA HİÇ ÇALMIYOR’

❏ Bu bahsettiğiniz bölüşümün serbest piyasa koşullarında, müzikte yaşanan bir örneği var mı? Bir diğer açıdan, bu yepyeni edimi kabul etmeye gönüllü olan sanatçılar bulabilecek misiniz?
Tabii, dünya bu değişimde. Ancak tahminim yurtdışı modellerini pek gözlemlememiş sanatçılar böyle bir oluşuma ‘önce bi görelimci’ yaklaşacaklardır. Biraz geriden geldiğimiz konusunda kendimizi eleştirsekte Türkiye dünya trendlerini fazlasıyla yakalayabilen bir ülke. Bu model trendleri yakalayabilme yetisi açısından sanatçılar için de doğal bir seleksiyon olacaktır.

 Öte yandan şarkı yazımında tek bir kişinin imzası yerine bir ekibin olması konusu var. Bu sayede üretim çeşitliliğinin artacağını iddia ediyorsunuz. Bir kişinin benzer deneyimleri tüketip üretime dönüştürmesi yerine bir ekibin yaratıcılığını daha güçlü bulduğunuzu söyleyebilir miyiz? Neden böyle düşünüyorsunuz?
Dünya müziği loop müziğine evrildi. Loop müziğinin en büyük avantajı dinleyici için çok kolay akan ve akılda kalan bir yapıda olması. Biraz açmam gerekirse akor kalıplarının ve groove’un değişmediği, düzenlemedeki elementlerin eklenerek ya da eksilerek kurgulandığı, yani bölümsel değişimlerin minimal bir mantıkla düşünüldüğü bir yere evrildi müzik. Daha da basite indirgersem gitarcı hep aynı şeyi çalıyor ya da hiç çalmıyor.

Zaten insanoğlunun, sevdiği şeylerin tekrar etmesini istemesiyle tam olarak bağdaşıyor bu mantık. Fakat biz bu müzikal evrimde henüz geçiş noktasındayız. Halen birçok besteci eski şarkılardaki gibi nakaratı şarkının diğer bölümlerinden farklı akorlar üzerine yada şarkının köprüsünde başka bir ritim kalıbında melodiler yazıyor. Yani şarkıya farklı yapıda melodiler yazabilmek için kalıpların değişmesine alışıklar. Çünkü inanın tek bir armoni ve ritim kalıbını içerisinde bir kişinin farklı yapıda melodiler yazması bir hayli ustalık ve sabır istiyor.

Kaldı ki tek kalıp üstüne beste yaparken bölümsel kontrastı yakalayabilen besteci sayımız çok kısıtlı. Sektörü yönlendirecek kadar değil ancak kendilerini parlatacak kadar. Halbuki çocukluklarında farklı müziklerle beslenmiş insanlar bir araya geldiğinde aynı kalıbın üstüne bambaşka melodiler hayal edebiliyorlar. Neticede hepimizin farklı melodik ve sözel darcığı var. Bir elin sesi varsa ekip bir hayli gürültü çıkartabilen şarkılar ortaya koyabiliyor. Kalabalık denilebilecek bir ekip çalışmasını kariyerimde sadece tek şarkıda, Yankı’da yapabildik. Halen katkıda bulunduğum en başarılı çalışma olarak görülmesinin kanımca en büyük sebebi de budur.

‘YOUTUBE GELİRLERİNE TALİP YÖNETMEN ARANIYOR’

❏ Yine benzer soruyu bu defa burada sormak istiyorum. Bu ortak şarkı yazımı sürecinin dünyada örnekleri var mıdır?
Galiba dünyada halen ‘hit’ şarkının sözel ve melodik darcığını tek kişiye emanet eden yapımcılar bir tek bizde kaldı. Dünya çoktan ekipleşti. Herhangi bir hit şarkının yazarlarına (söz, müzik, sözsüz melodiler) bakıldığında neredeyse hiç karşılaşmadığınız bir manzara tekil yazarlar. Nadiren singer songwriter’lar var ki çoğu marka değerleri adına özel anlaşmalar ile ghost writer’larla çalışmakta.

❏ Türkiye’de böyle bir sistemi ve davranış alışkanlığını uygularken ne gibi sorunlar ile karşılaşacağınızı ön görüyorsunuz?
En büyük engel klip maliyetleri. Sermaye üzerinden dönen piyasada YouTube gelirlerine talip yönetmen aranıyor!

❏ Topraklarımızın melodi cenneti olduğunu, batının ise armonide yüksek deneyimlere sahip olduğunu ifade etmiştiniz. “UBM” ile uluslararası bir ekipleşme söz konusu olabilir mi?
Neden olmasın? Bunu zaman gösterecek. Ben biraz daha emin adımlarla ilerlemeyi tercih ediyorum. Bunun için önce Türkiye’de bir şeyler başarıp örnek teşkil etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

‘ZOR AMA BİR O KADAR ZEVKLİ’

❏ Kayahan, Sıla, Sertab Erener, Nükhet Duru, Nilüfer, Simge, Edis’in projelerinde, sahnede ise Yalın, Ümit Sayın ve Ziynet Sali gibi isimler ile birlikte çalıştınız. Sezen Aksu ile hâlâ üretiyorsunuz. Bu isimler ile çalışmak nasıl hissettiriyor?
Sevdiğin işi yaptıktan sonra tüm zorluklar, bir oyunun daha zor ama bir o kadar zevkli level’ındaymış gibi geliyor bana. Çalıştığım tüm sanatçılardan bambaşka şeyler öğrendim, öğreniyorum. Çok şanslıyım ama elime geçen bu şansları geri tepmemek adına büyük sorumluluk hissediyorum. Bu sebeple de öğrendiğim her şeyi yurtdışı gözüyle yorumluyorum. Ülke müziğimizin ‘next level’ arayışında yükümlü görüyorum kendimi.

 

❏ Oyunculuk yaptınız ve aynı zamanda görsel sanatlara da ilginiz var. Farklı disiplinlerdeki keşifleriniz müzik üretiminize olumlu yansıdığını düşünüyor musunuz?
Mutlaka. Misal, senaryoların giriş gelişme sonuç ilişkisini her düzenlememde ele alıyorum. Yaptığım aranjmanlarda tıpkı bir filmin temposundaki iniş çıkışlar gibi, monotonluktan çıkmak adına kontrastlar yakalamaya çalışıyorum. Oscarlık bir oyuncu performansındaki duygu değişimlerini vokal prodüksiyonunu üstlendiğim projelerde sanatçılardan okumalarına yansıtmalarını istiyorum ve bunun için çeşitli teknikler deneyip geliştiriyorum.

Spiderman gökdelenler arası seyahatlerinde CGI efektlerinden yararlanıyorda biz müzikte şarkıcıyı niye uçurmayalım diyerek özel efektler deniyorum. Hobi denilebilecek düzeyde Autocad, Photoshop, Premiere gibi yazılımları öğrendim. Onların kullanım mantıkları müzik yazılımlarına bakışımı değiştirdi. Aslında baktığınızda tüm bu yazılımlar birer tasarım programı. Bu bağlamda kendi mesleğime müzik tasarımı diyebiliyorum. Diğer disiplinleri deneyimlemenin artılarını gördüğüm için de halen yaratıcılığımı geliştirebilecek her şeye hazine gözüyle bakıyorum.

 

‘BİRÇOK CAZ MÜZİSYENİ DİĞER MÜZİKLERDEN KEYİF ALAMAZ OLUYOR’

❏ Kariyerinizde birçok dönüm noktası var ama belki de en önemlisi Berkeley College of Music’ten gelen burs teklifini reddedip Sezen Aksu’yla çalışmaya başlamanız. Gitseydim neler olurdu diyor musunuz?
Belkide her gün soruyorum kendime bu soruyu. Ancak Amerika’ya eğitime gitseydim oranın vatandaşı olduğum için geri dönmeme ihtimalim yüksekti. Neticede çocukluktan beri bir Amerika hayalim vardı. Ancak Türkiye’de değişime, gelişime dokunabilme fikri beni daha çok heyacanlandırıyor. Aslında Berkeley’den vazgeçişim biraz da müzik eğitmeni babam sayesinde oldu. O dönem klasik gitar üstüne yüksek lisansımı tamamlamış 30’uma basmıştım.

Cazcı olma hevesim hayli yüksekti ama yinede aranjörlükten vazgeçme niyetim de yoktu. Babam caza daha da yoğunlaşırsam ürettiklerimin anlaşılırlığının iyice azalacağını ifade ederdi. Neticede birçok caz müzisyeni diğer müziklerden keyif alamaz hale geliyor ve sadece caz yapıyor. Bende de muhtemelen sadece kendi için müzik yapan caz müzisyenlerinden olup, halkın müzikal algısını geliştirme gibi bir idealim oluşmazdı. Baktığınızda caz dinleyicisi hem az hem de müzikal algısını çoktan geliştirmiş bireyler. Ve nerdeyse hiçbir caz müzisyeni popüler müzik dinleyicisine eser üretmiyor, halkın kulağına ulaşmaya çalışmıyor.

Zamanında Onno Tunç bu kalıptan çıktı ve bu sayede ülkemizde ardından gelen nesillerin armonik algısını oluşturdu. Bunu da popüler müzik aracılığı ile yaptı. Caz ve klasik müziğin kompleks armonik yapısını kültürümüzün ezgileri ile sentezleyip popüler müzik sayesinde de herkese ulaştırabilmiştir. “Anlattığın anlayan kadardır” diyerek kolay yola kaçmadan Onno Tunç’un gittiği yoldan gitmeye çabalıyorum. Popüler müziği küçümsemektense onun derdini herkese duyurabilmek için en etkili gereç olduğunu düşünüyorum. Değerli kılmaya ve zenginleştirmeye çalışıyorum. Aslında tüm bu anlattıklarım “Ah be keşke gitseydim” diye kendimi tüketmemek için dayandığım idealler. Berkeley’i bitirseydim muhtemelen beyin göçü yapmış cazcı bir birey olurdum diyerek kendimi rahatlatabiliyorum.