Öykü GÜL

‘Turbo’ mahlası ile şehrin dört bir yanında eserlerini gördüğümüz Tunç Dindaş’ın Brieflyart ile hazırladığı sergisini gezdik, stiline aşina olduğumuz sanatçının bizi şaşırtan eserleri olduğunu da şimdiden söyleyelim. Galeriye adım attığınız andan itibaren canavarları ile Boğaziçi Köprüsü’nü sarmalayan Turbo’nun yanında kariyerinin önceki dönemlerinde ajanslarla ve global markalarla çalışmış olan Turbo’yu da görmek mümkün.

Nilgün Yüksel küratörlüğünde hazırlanan sergi graffiti sevenler için bir cennet olmakla beraber bu dünyaya çok yakın olmayanlar için de ilgi çekici. Daha da ilgi çekici olan ise Dindaş’ın geçmişte verdiği röportajından şu söz: “Normlara sığmamam beni sokakta vandal galerilerde ise sanatın vandalı yapıyor.” Tuvale sığamadığını ve sokakta duvar bitse bile dönüp diğer tarafından devam edebilme özgürlüğünü anlatan Dindaş’ın bir galeri ile bu sergiyi hazırlamış olması ise sanıyorum insanların her daim değiştiğinin de bir göstergesi.

1920’den 1970’lere uzanan ve farklı gruplar tarafından farklı anlamlar atfedilen sokak sanatı graffitti, 1970’li yıllarda hip hop kültürü ile bütünleşerek bambaşka bir kültüre ses oldu. Kendisini politik olarak oldukça kaotik bir noktada bulan graffitti’nin icrası ise takma isimler ile yapılmaya başlandı. Böylece hem sürdürülebilir kılındı hem de sanatçılar vandalizm olarak görülen bu eserleri sebebiyle polise yakalanmamış oldu. Sanatçılar bir diğer yandan ise varlıklarını belli eden bu isimlerle kendi hayranlarına da imza bırakmış oldular.

İstanbul ise aslında hem tarihi, hem multikarakteristliği hem de kültürel heterojenliği ile graffiti için en uygun ‘mekan’lardan biri. Tunç ‘Turbo’ Dindaş da işte tam bu sebeple İstanbul’u tuvali haline getiren sanatçılardan. Her ne kadar performansını ve kendisiyle tanışma fırsatını kaçırmış olsam da Brieflyart için hazırladığı eserlerini görmek için galeriye gittim, gitmeden önce ise haliyle biraz araştırma yaptım.1985’te kendini graffittiye adayan Dindaş’ın Turbo takma adını 1983 yapımı bir break dance filminden aldığını öğreniyorum. 90’lı yıllarda da çoğumuzun okuyarak büyüdüğü Blue Jeans dergisinde hip hop kültürü üzerine yazılar yazıyor. 2005 İstanbul Bienali’nde de yer edinmiş olan Dindaş’ın bu sergisi de aslında şu zamanlarda devam eden 17. İstanbul Bienali’nin paralelinde bir sergi diyebiliriz.

Gittiğimde gördüğüm ilk şey her ne kadar canlı performansını kaçırmış olsam da imzasını bıraktığı kepenkler, içeride solda beyaz üstüne çalışmalar, sağda münhasır baskılar… Bir canavar olarak tasvir edebileceğimiz kendine has karakterleri ile şehri adeta sarmalayan eserlerinin yanında, beyaz üzerine çalıştığı ve kimlik haline gelen/getirilen markaların da çizimlerde yer bulduğunu görmek oldukça şaşırtıcı. Daha önce Adidas, Pokémon Go, Lenovo ve G-Stock gibi markalar için reklam tarafında çalışmış olsa da diğerlerinden görece farklı olan bu eserlerin beklentilerimin dışına çıktığını kabul etmem gerek. Sanırım serginin beni en tutan kısmı de bu unsur oldu demem mümkün. Her yerden aşina olduğumuz çizimlerinin dışına çıktığını görmek benim için tatmin edici olmakla beraber çok da sanatın bu türüne hâkim olmayan biri için doyurucu ve merak uyandırıcıydı.

Yazıda anlatmaya gayret ettiğim bu dualiteyi ise sergiden birkaç görseli ekleyerek pekiştirmeye çalışacağım. Sergiyi yakından görmek isteyenler, 12 Kasım’a kadar Gümüşsuyu’ndaki Brieflyart’ı ziyaret edebilir.