Japon edebiyatının en aykırı ve sarsıcı figürü Yukio Mişima, bu ay Can Yayınları etiketiyle raflara dönen iki zıt kutuplu eseriyle zihnimizi yeniden karıştırmaya geliyor. Güneş ve Çelik’te bedeni bir tapınak gibi inşa etmenin felsefesini yapan yazar, Yasaklı Renkler’de arzuyu bir yıkım aracına dönüştürerek insan ruhunun karanlık dehlizlerine iniyor. Bu eserler, modernizmin ortasında antik bir savaşçı ruhuyla dolaşan bir dehanın, ölüm ve güzellik arasındaki bitmek bilmeyen raksını belgeliyor.
Mişima’nın entelektüel kırılganlıktan atletik bir disipline geçişini anlattığı Güneş ve Çelik, aslında bir otobiyografiden ziyade bir beden manifestosu. Yazarın kelimeler ile “et” arasındaki o gerilimli ilişkiyi kurcaladığı bu deneme, onun neden spor salonlarında saatlerini harcadığını ve neden bir savaş jetinin kokpitinde gökyüzüne meydan okuduğunu anlamamızı sağlıyor. Mişima’ya göre zihin, bedeni ancak acı ve disiplin aracılığıyla tanıyabiliyor. Yazın dünyasının o soluk benizli, odasına kapanmış yazar imajını yerle bir eden bu metin, İkarus’un güneşe yükselişini andıran bir yükseliş ve aynı zamanda kaçınılmaz bir düşüş hikayesi.

Kelimelerin Etle Buluştuğu O Keskin Çizgi
Güneş ve Çelik’i okurken, yazarın kendisine bir sanat eseri gibi yaklaştığını hissetmemek imkansız. Kendi kaslarını birer cümle gibi inşa eden Mişima, estetik anlayışını statik bir güzellikten çıkarıp, içine ölümü ve sonluluğu yerleştiriyor. F-104 savaş jetiyle yaptığı o meşhur uçuşun anlatısı, aslında bir fani olarak sınırlarını zorlamasının doruk noktasıdır. Onun bu disiplin tutkusu, bazen ürkütücü bir mükemmeliyetçiliğe evrilse de, modern insanın kendi bedeninden ne kadar kopuk yaşadığına dair çarpıcı bir eleştiri sunuyor. Mişima, benlik dediğimiz o ele gelmez kavramı, ağırlıkların altına yatarak ve ter dökerek somutlaştırmaya çalışıyor.
Öte yandan, Mişima’nın henüz 26 yaşındayken kaleme aldığı Yasaklı Renkler, bizi bambaşka bir karanlığa, Tokyo’nun yeraltı dünyasına ve insan ilişkilerinin manipülatif doğasına davet ediyor. Bu roman, güzelliğin sadece hayranlık uyandıran bir unsur değil, aynı zamanda yıkıcı bir silah olarak kullanılabileceğini kanıtlıyor. Yaşlı ve kadınlara karşı hınç dolu bir yazar ile onun bu öfkesini kusursuz dış görünüşüyle hayata geçirecek olan genç bir adamın kurduğu ittifak, aslında bir güç savaşı. Sevme yetisinden yoksun bu karakterler üzerinden Mişima, savaş sonrası Japonya’sının ahlaki çöküşünü ve kimlik arayışını cerrahi bir titizlikle inceliyor.
Güzelliğin Soğuk Namlusu ve İntikamın Rengi
Yasaklı Renkler, okuru rahat koltuğundan alıp arzunun en çiğ halleriyle yüzleştiriyor. Genç Yuichi’nin güzelliği, yaşlı Shunsuke’nin elinde toplumu cezalandırmak için kullanılan bir enstrümana dönüşürken, Mişima’nın cinsellik, iktidar ve özgürlük üzerine sorduğu sorular hala geçerliliğini koruyor. Romanın sayfaları arasında gezinirken, insanların birbirini nasıl birer nesne olarak görebildiğini ve arzunun nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini görüyorsunuz. Bu, sadece bir intikam hikayesi değil; aynı zamanda insanın kendi doğasındaki yıkıcılığı keşfetme yolculuğu.
Mişima’nın her iki eserinde de hissedilen o buz gibi soğuk ama bir o kadar da parlak üslup, onun dünya edebiyatındaki yerini neden sarsılmaz kıldığını gösteriyor. Onun metinlerinde gereksiz bir duygusallığa ya da süslü püslü romantizme yer yok. Her şey olması gerektiği kadar net, sert ve estetik. Mişima, okurunu teselli etmeye değil, onu sarsmaya ve düşündürmeye odaklanıyor. Modern kütüphanelerimizde bu denli keskin bir sesin yankılanması, günümüzün sığlaşan edebi ortamında taze bir soluk gibi geliyor.