Sena Nur GÜL
@paptircem

Müslüm Gürses’in melankolisinden, Jamiroquai’nin heyecanına ev sahipliği yapan müzik, 20. yüzyılın en önemli çağdaş bestecilerinden John Cage için “günlük hayatta yaptığımız her şey”. Bazen bir restorandaki “ambiyans” niteliğindeyken, bazen de ansızın bir mezuniyet törenlerinde Queen’den “We are the Champions” dinlemek zorunda kalabiliyoruz saatlerce. Kullanım amacının birbirinden farklı motivasyonlara bağlı olduğunu düşünürsek, müziğin davranış bilimlerine konu olması hiç de şaşırtıcı değil.

Etrafımızdaki seslerin beyni etkilediği aşikâr. Mesela Sound Business kitabının yazarı Julian Treassure’ın teorisine göre, dalga sesinin bizi sakinleştirmesinin sebebi dalgaların kıyıya vurma sıklığıyla, uykudaki nefes alış verişimizin sıklığının benzemesi. Ya da sabah art arda kurulan sekiz alarm yerine, gürültülü tek bir alarma uyanma ihtimalimiz çok daha yüksek. Bu ani uyaran, beyindeki “Savaş ya da Kaç” sistemimizi etkiler; yeterli adrenalin sağlandığında artık uykuya dalmak o kadar da kolay olmayabilir. Müziğin bu yadsınamaz fizyolojik etkileri, duygusal etkileriyle de örtüşmektedir. Drake’in “Hotline Bling” şarkısının bir fonografi ile kaydedildiğini düşünün, belki de piyasaya sürülmezdi bile.

1920’lerde bir vokal olsaydınız…

Teknoloji hem fikirlerin gelişimini, hem bu fikirleri ifade biçimlerini hem de üretim kollarında işlenen konuları çeşitlendirmeye başladı. Filmlerde işlenen hayaletler, kendini saklayan psikolojik karakterler, tehlikenin binbir türlü hali, belki de başka bir galaksideki kelimeler… Müzik de değişen konulara, teknolojiyle birlikte farklı ve yaratıcı biçimlerde uyum sağlamaya başladı. Bunun en ilginç örneklerinden biri, Spielberg’ün “Close Encounters of the Third Kind” filmindeki UFO’muzun insanlarla ilk iletişimini ARP2500 ile (monofonik bir synthesizer) gerçekleştirmesiydi. Müzisyen zamanla “İçimdekini nasıl daha doğru yansıtırım?” sorusuna doğru sürüklendi; ses teknisyenliği bir profesyonellik haline geldi.

1920’lerde bir vokal olsaydınız, sesinizi kullandığınız mikrofonun sınırlarına göre belli bir biçime sokmak zorunda kalacaktınız muhtemelen. Belli ses aralıklarının kullanılması sanatsal bir tercihten çok bir zorunluluktu çünkü. Özellikle baritonlar ve sopranolar, dönem mikrofonunun yetersizliğinden, parçaları transpoze etmek zorunda kalabiliyordu, vibratoları dilediği gibi aktaramıyordu. Bu yüzden sesine uygun olan değil, mikrofona uygun olan şarkılar tercih ediliyordu.

Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, Billie Holiday’in 1926 yılındaki “Always” kaydı ile Frank Sinatra’nın 1947’deki “Always” kaydı arasındaki fark olabilir: Sinatra’nın versiyonu daha pes tonda, daha yavaş tempoda ve vibrato çok daha açık biçimde duyulmakta. İşte bu iki kayıt arasındaki fark, tam da bize aşkı ve o melankoliyi veren kısım. Neden Sinatra kaydının bizi daha çok etkiliyor sorusuna ise, psikologların -tabii ki- bir fikri var.

Mutlu birini hayal edin; enerjiktir, atiktir ve daha hızlı hareket eder, daha tiz frekansta konuşur. Ancak umutsuz biri daha yavaştır, daha pes bir konuşma sesi vardır, ağzından çıkan çok da net değildir, bir yere ulaşmaya hali yoktur, yavaş hareket eder. Tam da bu farklılık, bizi şarkılarda mutlu ya da mutsuz hissettiren element olabilir. Yani mikrofonun daha pes sesleri kaydedebilmesiyle, vibratoları daha iyi iletmesiyle bir ayrılık şarkısının etkisi giderek artıp bambaşka formlara bürünmüştür, ve bürünecektir de.

Hatta, depresifken nasılsan, depresifken dinlediğin müzik de ona benzer bir yapıda, o insanın müzik dilindeki halinde olabilir. Dolayısıyla kayıt imkanlarındaki adımlar, yalnızca vokallerin değil, müzik türlerinin hem kendi içerisindeki gelişmelerine hem de yeni müzik türlerinin ortaya çıkmasına yardım ediyor.

“Around the World, Around the World…”

Radyonun ve plakların o dönemki 7 inçlik formatı dolayısıyla (45’lik plak), 1960’lara kadar listelerin başında gelen şarkıların uzunluğu 2.5-3.5 dakika civarındaydı. 12 inçlik plakların (uzunçalar) ortaya çıkmasıyla, sanatçıların tüm albümlerini kaydetme şansı doğdu. Aynı zamanda, sesin çok daha canlı ve enerjik gelebilmesi söz konusuydu artık. Özellikle disko müziğin sürekliliğini sağlayan bu adım, 1970’lerde bu tarz müziğin de gelişimini sağladı. Tekrarlanabilirliği sağlanan müzik, dinleyicideki beklentiyi hiçbir zaman yüzüstü bırakmayan bir güven sağladı ve kişi kendini dansa bırakabildi. Bu durum tekrar öğesinin kullanımını arttırdı; bu sayede pop müzik, dinlediğimiz pek çok şarkıda da olduğu gibi, tekrar öğesinin bağlayıcı etkisini rahatça kullanabilmeye başladı. Ayrıca dinleyiciyi şaşırtabilecek etkiler yaratabilmek için de alan açılmış oldu. Müzisyenler, artık imkanlarının elverdiği şarkılardan ziyade, dinleyicide yaratmak istediği etkiyi düşünmenin verdiği rahatlıkla müziklerini yapmaya başladılar. Örneğin Beatles’ın “Strawberry Fields Forever” şarkısının iki kaydı alınmıştı, ve nihai kararda ilk kaydın başı ve son kaydın sonu kullanıldı, şarkının bu kopukluğu ona ister istemez gerçek dışı, rüya gibi bir tını verdi. İlk teorimize dönecek olursak, bu şarkının dinleyiciye bir rüya gibi hissettirmesinin açıklaması, rüya deneyimi ve hem aranjmanının hem de kayıt tercihlerinin bu deneyimle metaforik olarak örtüşmesidir belki de.

Autotune ile artık tüm kayıtlar mükemmel(!) 

90’larda ise kimini sinir, kimini hayran eden; pek çok müzik alanında tartışma yaratacak adımı Andy Hilderbrand attı. Hilderbrand, petrol şirketlerine veri sağlayan usta bir matematikçi ve jeofizikçiydi. Geliştirdiği cihazla petrol bulmak için okyanus dibine ses dalgaları gönderip sonuçları kaydediyordu. Emekliliğini müzik yaparak geçirmek isterken, flüt kayıtlarındaki entonasyon problemiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Geliştirdiği programlama dilini, flüt kayıtlarını düzeltmek için kulland ve 1990’da bu eşsiz fikri Antarus ses yazılım şirketine sattı. 1997 ve sonrasında tüm vokaller ‘mükemmel’ duyulmaya başladı.

Dönemine damgasını vuran Cher, “Believe” şarkısında kullandığı Autotune ile, müzik dünyasında pek çok tartışma yarattı. Yine de günümüzde hala daha kaçınılmaz şekilde kullanılmasının yolunu açtı ve 1999 yılının en çok dinlenen şarkıcısı oldu. Şarkının klibinde kullanılan fütüristik öğeler de boşuna olmasa gerek; Autotune’un kullanımında yaratmak istenilen ve diğerlerinden farklı olan şey vokale daha önce verilmeyen bir niteliğin verilmesiydi; makineleşme, insan sesinin gerçekliğinden uzak bir kusursuzluk. Tıpkı ardından gelen Eiffel 65’in “Blue” şarkısı gibi.

Bunu imza olarak kullanmak isteyen T-Pain, Autotune’u Hip Hop’ın içine sokmayı başardı, Kanye West’in “808’s and Heartbreaks” adlı albümüyle de bambaşka bir seviyeye taşındı, özellikle “Love Lockdown”, bu kaygının güzel bir örneğiydi, Autotune’un eski kullanımlarının aksine, daha minimal, izole bir ruh halini ve Kanye’nin o dönemki yabancılaşmasını yansıttı. Özellikle klibi de izlerseniz bu etkiyi hissetmeniz kolaylaşabilir. Teknolojinin gelişmesiyle ilerleyen tüm bu adımlar, artistik kullanımların boyutlarını derinleştirdi ve duyguların yansıtılmasındaki varyasyonları arttırmaya yol açtı.

Eğer müziği bir ifade ediş biçimi olarak görüyorsak, yaşadığımız deneyimi yine teknoloji sayesinde daha iyi anlatabiliriz. Ya da bir gofret reklamında izleyenin ağzını sulandırmak artık çok daha kolay. Ses kayıt teknolojilerinin gelişimiyle yepyeni deneyimler yaşamaya, yeni sesler kaydetmeye ve bunu duyurmaya, hatta önceki kuşakların asla anlayamayacağı yeni duygular deneyimlemeye başladık. Sokakta maruz kaldığımız sesler de, dinlediğimiz müzikler de beynimizin çalışmasını etkilemeye şu an bile devam ediyor. Bugün canınızı yakan şarkı, bir ay sonra sizi harekete geçirebilir. Bunların hepsi, hem üreticinin kaydetme, düzenleme ve paylaşma araçlarına hem de dinleyicinin bu motivasyonunu ne kadar ‘duyabildiğine’ bağlı. Teknolojide atılan tüm bu adımlar ise, aslında yalnızca bu izdüşüme imkan veren araçlar olabilirler.