Arooj Aftab, caz, Güney Asya müzik gelenekleri, folk, avangart pop, blues ve deneysel üretim arasında dolaşan ama hiçbirine tam olarak teslim olmayan müziğiyle, son yılların en kendine özgü isimlerinden biri olarak anılıyor. 33. İstanbul Caz Festivali kapsamında 3 Temmuz Cuma akşamı saat 20.00’de Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda sahne alacak olması da tam bu yüzden heyecan verici: Çünkü Aftab konseri, yalnızca iyi şarkılar dinleme vaadi değil, başlı başına bir atmosferin içine girme ihtimali taşıyor.
Suudi Arabistan’da, Pakistanlı bir ailede doğan, çocukluğunu ve gençliğini Lahor’da geçiren müzisyen, Berklee College of Music için ABD’ye taşıyor. Brooklyn’in caz ile deneysel müzik çevrelerinde kendine bir yer açan Aftab, biyografisini neredeyse müziğinin formuna dönüştürmüş bir isim. Kendi ifadesiyle onun sesinde ve kurduğu dünyada “yerinden edilme, yeniden icat etme, sürgün, kaos, feminizm, aşk, kayıp ve trajedinin delirten dokusu” birlikte yaşıyor. Bu yüzden Arooj Aftab dinlemek çoğu zaman bir şarkı dinlemekten çok, sınırları belirsiz bir iç coğrafyada dolaşmak gibi.
Grammy Kazanan İlk Pakistanlı Müzisyen
Onu küresel ölçekte daha görünür kılan kırılma noktası, 2021 tarihli Vulture Prince oldu. Albüm, yas ve kayıp duygusunu gösterişli bir dramaya çevirmeden, neredeyse fısıltıyla büyüten tavrıyla dikkat çekti. Mohabbat ile 2022’de Best Global Music Performance dalında Grammy kazanması, Aftab’ı bu alanda ödül alan ilk Pakistanlı müzisyen yaptı. Aynı dönemde Best New Artist adaylığı da geldi. Ardından Vijay Iyer ve Shahzad Ismaily ile hazırladığı Love in Exile eleştirmenlerden büyük övgü aldı. 2024 tarihli Night Reign ise onun ses evrenini daha da genişleten bir albüm olarak öne çıktı.
Ama Aftab’ı yalnızca ödüller ya da festival afişleriyle açıklamak eksik kalıyor. Çünkü onun asıl meselesi temsil edilmekten çok, temsil kalıplarını bozmak. Röportajlarında ‘dünya müziği’ tanımına mesafeli durmasının nedeni de bu. Ona göre sadece esmer olduğu ya da başka bir dilde şarkı söylediği için müziğinin geleneksel bir kategoriye kapatılması, hem kolaycı hem indirgemeci. Müziğin artık böyle okunamayacağını, dünyanın zaten çoktan çapraz kültürel bir yere evrildiğini söylüyor. Türlerin bir pazarlama kolaylığı sunduğunu biliyor ama kendi müziğinin tam da o kolaylığa direndiği yerde anlam kazandığını da açıkça dile getiriyor.
Bu tavır, estetik dünyasında da çok belirgin. Arooj Aftab’ın müziğinde her şey biraz geceye ait gibi: ağır ama boğucu değil, zarif ama steril hiç değil, duygusal ama kendini açıklamaya mecbur hissetmeyen bir yapı var. Zaten kendisi de “gece benim en büyük ilham kaynağım” diyor. Geceyi yalnızca romantik ya da şiirsel bir alan olarak tarif etmiyor, orada hem arzu hem korku, hem sığınak hem belirsizlik olduğunu söylüyor. Özellikle kadınlar için gecenin aynı anda hem özgürleştirici hem tehditkar olabildiğini hatırlatıyor. Night Reign de tam bu ikili gerilimden doğuyor: bir yandan gece çiçekleri, loşluk, baştan çıkarıcılık, dinginlik diğer yandan görünmeyen tehlikeler, gölgeler ve duygusal riskler. O, dinleyicinin yalnızca rahatlatıcı bir ses duyup geçmesini istemiyor. Müziğinin bütün ihtişamı ve karmaşıklığıyla anlaşılması için adeta dinleyiciyi eğitmek gerektiğini söylüyor. Bu tavır, hem eleştirel hem komik hem de kendinden emin bir sanatçı profili çiziyor.
Müziği Yaşayan Bir Organizma Gibi
Aftab’ın dünyasını ilginç kılan bir başka şey de, kompozisyonu yalnızca melodi ve sözle kurmaması. O, sesi neredeyse maddesel bir şey gibi düşünüyor. Röportajlarında renklerden, dokulardan, katmanlardan, bir enstrümanın diğerinin cümlesini tamamlamasından söz ediyor. Bazen asıl kompozisyonun notalarda değil, tınlamanın kendisinde oluştuğunu anlatıyor. Yani Arooj Aftab şarkılarında iyi sözler olmasının tek başına yetmeyeceğini, iyi bir ses fikri olmadan müziğin eksik kalacağını savunuyor. Bu da onun prodüktör kimliğini, vokalist kimliği kadar önemli hale getiriyor.
Belki de bu nedenle iş birlikleri onun müziğinde bir süs değil, yapının parçası. Vijay Iyer’den Shahzad Ismaily’ye, James Francies’ten Maeve Gilchrist ve Gyan Riley’e uzanan çevresi, sadece teknik olarak iyi müzisyenlerden oluşmuyor. Aftab’ın aradığı şey biraz da kişiliğini enstrümanına taşıyabilen insanlar. Kendi sözleriyle, melodik yapı konusunda net olsa da armonik alanı başkalarına açmayı seviyor. Müziği tam da o yüzden laboratuvar gibi değil, yaşayan bir organizma gibi duyuluyor. Üstelik bu açıklık, onun kültürel dünyaya bakışının da uzantısı: kimlikleri kutulara kapatmayan, farklı geçmişlerin birbirine doğal biçimde karışabildiği bir alan yaratmak istiyor.
Dilin kullanımı da bu evrenin önemli bir parçası. İngilizce ve Urdu arasında gidip gelen Aftab, özellikle Urdu’yu “az sözle çok şey söyleyen” bir dil olarak sevdiğini anlatıyor. Ona göre Urdu, metaforik yoğunluğu yüksek bir dil. Kelimeler zaten taşıdıkları yük nedeniyle fazladan açıklama istemiyor. Bu yüzden Aftab şarkılarında bir çiçeğe doğrudan “yasemin” demek yerine “gecenin kraliçesi” diyebiliyor ve bu tercih bir süs değil, dünya kurma biçimi haline geliyor. Onun müziğinde kelimeler, duyguyu anlatmaktan çok, o duygunun iklimini kuruyor.
Estetik olarak bakıldığında Arooj Aftab’ın dünyası, gösterişli bir egzotizmden özellikle kaçıyor. Işıltısı var ama parlak değil. Zarif ama kırılgan da değil. Kendi müziğini bir yerde “global soul” diye tarif etmesi boşuna değil. Bu tarif, dünyanın farklı yerlerinden beslenen ama hiçbir mirası vitrine koyup sergilemeyen bir yaklaşımı işaret ediyor.
Bu gönderiyi Instagram’da gör
Bütün bunların toplamında Arooj Aftab’ı bugün bu kadar önemli yapan şey belki de şu: O, hem iyi şarkılar yazan bir müzisyen hem de dinleme biçimimizi de değiştirmeye çalışan bir sanatçı. Müziğin tek tek kimliklerden, coğrafyalardan ve etiketlerden daha büyük bir şey olabileceğini hatırlatıyor. Karanlığı romantikleştirmeden geceyi, geleneği müzeleştirmeden hafızayı, duyguyu basitleştirmeden kırılganlığı işliyor. Sakin görünen ama içinde sürekli bir gerilim taşıyan sesi de tam bu yüzden bu kadar etkili. 33. İstanbul Caz Festivali’ndeki konseri bu açıdan yalnızca festival takviminin güçlü bir maddesi değil. Aynı zamanda, çağdaş müzikte sınırların nasıl eridiğini sahnede görmek için de iyi bir fırsat.