Minik bir köşesine üşüşmüşüz hayatın. Mecbur; köşeli çünkü…

O köşe bizi anlamaya çalışmamış; diğerine göndermiş, sekiz köşeyi de dolaşmışız.

Neden sonra o köşelere her çarpışımızda, onları yumuşattığımızı fark etmişiz.

Köşeler ufak öbeklere dönüşmüş. Daha samimi, daha göze hoş görünen, daha şeklimizi alan bombeler olmuş. Sığınmış; yanlış anlamışız. Oraya saklanmak için değilmiş o bombeler.

Gözümüzün önünde duran o küçük, tatlı köşeleri bombeleştirmek için çılgınca bir savaşa girmişiz. Bütün amacımız o yumuşacık alanlara saklanmakmış; saklanmışız da… Yalnız kalmış, fazla düşünmüşüz.

Kendimizi savaşarak, azıcık fazla yormuşuz. Sonra durup bakmışız ki; savaşmakla olmuyor. Durmuşuz. Ne ileri; ne geri… Meğer o küpün içinde de bir ritm varmış. Bırakmışız kendimizi ritme.

Renkli kalemlerle hayallerimizi boyamışız küpün üzerine. Köşe, kenar, bombe demeden alabildiğine boyamışız. O zaman daha “biz” olmuş mu?! Bir hoşumuza gitmiş mi…

Kendi yaptığımız bu eserle gurur duymayı öğrenmişiz. Hayatı boyamışız oraya. Şekillendirmişiz onu. Neden? Çünkü o bizimmiş. Bizim hayatımız.

Hayat da bizim, küp de…