İstanbul’da bahar, her zaman bir parça melankoli ve bir parça vaatle gelir. Bu yıl 17. yaşını kutlayan Uluslararası İstanbul Opera ve Bale Festivali, ergenlik sancılarını geride bırakmış, ne istediğini bilen ve repertuvarında cesur riskler alan bir programla karşımızda. Festivalin açılışını Jean-Louis Grinda gibi uluslararası arenada ağırlığı olan bir rejisörün ellerine teslim edilen Lucia di Lammermoor ile yapması, çıtayı sadece yerel değil, küresel bir standartta tutma niyetinin bir göstergesi. İskoçya’nın o puslu, insanın içini daraltan atmosferini AKM’nin geniş sahnesine taşımak, Donizetti’nin o meşhur “delilik sahnesi” için hem iddialı hem de tekinsiz bir zemin hazırlıyor. 21 Mayıs akşamı Lucia’nın trajedisiyle başlayacak olan bu yolculuk, aslında hepimizin içindeki o çıkışsız aşkların ve ailevi baskıların müzikal bir röntgeni niteliğinde.
İskoç Sisi ve Dijital Kabuslar
Klasik operanın o görkemli trajedisinden hemen bir gün sonra kendimizi Kadıköy’ün kalbinde, Süreyya Opera Sahnesi’nde bambaşka bir frekansta buluyoruz. MDTİst’in sahneye koyacağı Pinokyo.exe: Çarpık Zamanlar için Bir Kukla, festivalin en provokatif işlerinden biri olmaya aday. Carlo Collodi’nin o bildiğimiz ahşap çocuğu, bu kez bir televizyonun karşısında yalnızlığını eskitmiş yaşlı bir adama getirilen “sentetik” bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Erica Silgoner’in koreografisiyle devrelerin ve kodların arasına sıkışan bu modern Pinokyo, yapay zekanın kapımızı çaldığı şu günlerde “insan olma” tanımımızı sorgulatıyor. Modern dansın o bedensel anlatımıyla birleşen bu teknolojik anlatı, festivalin sadece geçmişi değil, bugünün tedirgin edici ritmini de ıskalamadığını kanıtlıyor.

Festivalin orta yerine yerleşen 7. İstanbul Uluslararası Bale Yarışması ise bir nevi yetenek avcılığının zirvesi. Ancak bu yılki gala gecesi, sadece gençlerin değil, Daniil Simkin ve Maria Kochetkova gibi dünya sahnelerinin rafine isimlerinin performanslarıyla bir gövde gösterisine dönüşüyor. Genç dansçıların o çiğ ve tutkulu enerjisinin, deneyimli yıldızların ustalık kokan adımlarıyla aynı sahnede buluşması, balenin o sert disiplininin kuşaklar arası bir aktarımı gibi. Bu tür yarışmalar genellikle teknik birer sınav olarak görülse de, 1 Haziran’daki ödül töreninin bir sanat şölenine evrilmesi, İstanbul’un bale dünyasındaki prestijini yeniden hatırlatıyor.
Antik Seslerden Modern Prömiyerlere
Haziran ayı, festivalin rotasını daha feminen ve mistik bir yöne kırıyor. Altın Çağın Kadınları barok konseri, Sappho’nun şiirlerinden Homeros’un destanlarına uzanan o kadim kadın seslerini bugüne taşıyor. Hemen ardından gelen Suleika Lied Akşamı’nda ise Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’ndan ilham alan melodiler, soprano Carolina Ullrich’in sesiyle edebiyat ve müziğin o kopmaz bağını vurgulayacak. Festivalin bu bölümü, sanki tarihsel bir hafıza tazelemesi gibi; kadının sahnede sadece bir “kurban” veya “ilham perisi” değil, anlatının ana öznesi olduğunu hatırlatan bir seçki sunuyor.

Kapanışa doğru yaklaşırken, festivalin iki büyük prömiyere ev sahipliği yapması heyecan verici. Çocuklar için ilk kez sahnelenecek olan opera formuyla Küçük Prens ve MDTİst’in dünya prömiyerini yapacağı Hiç Kuş Yok, festivalin yaratıcılık damarlarının hala ne kadar açık olduğunun kanıtı. Özellikle Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasıyla yapılacak kapanış, İstanbul’un kendi kültürel kimliğiyle bir selamlaşma niteliğinde. Caner Akın rejisi ve Tan Sağtürk koreografisiyle sahnelenecek bu eser, haremin o gizemli kapılarını bu kez modern bir bakış açısıyla aralayacak gibi görünüyor. 22 temsil boyunca sürecek olan bu maraton, İstanbul’un sadece bir geçiş noktası değil, operanın ve balenin yaşayan, nefes alan bir merkezi olduğunu tescillemeye hazırlanıyor.