Bir şefin zihninde neyin lezzetli olduğu, sadece damak tadıyla ilgili değil, aynı zamanda anılarla, duygularla ve bir ömürlük bir felsefeyle de ilgili. Bu yüzden dünyanın farklı köşelerindeki usta şeflere ilham kaynaklarını sorduğunuzda, cevaplar genellikle bir yemek tarifinden çok bir hayat dersine benzer. Onların film seçimleri de bu kuralı bozmuyor. Aşağıdaki filmler, her biri kendi hikayesiyle, mutfaktaki kimliklerinin, zanaatlarına olan yaklaşımlarının ve yemekle kurdukları o karmaşık bağın birer yansıması gibi. T Magazine şeflere sordu, onların en sevdiği ve ilham olan filmleri listeledi.

Whiplash (2014) ve Jiro Dreams of Sushi (2011)

Bazı şefler için mutfak, amansız bir adanmışlık gerektiren bir zanaattır. Londra’daki Kol’un şefi Santiago Lastra, ilhamını bir yemek filminde değil, bir bateristin hikayesini anlatan Whiplash’te buluyor. “Genç bir şef olarak ilham almak için sürekli bu filmi izlerdim. Müzisyenin zanaatı, bir şefin zanaatına benziyor” diyerek mükemmellik arayışının evrensel dilini vurguluyor. Benzer bir takıntıyı, Harbor House’dan Matthew Kammerer’in Jiro Dreams of Sushi belgeseline olan bağlılığında da görüyoruz. Kammerer, “Bu usta (Jiro Ono) tüm hayatını bir şeye adamış. Bu bağlılıkla bir bağ kurdum” diyor. İki film de, biri yemek hakkında olmasa bile, bir şefin ruhunu besleyen o temel yakıtı, yani adanmışlığı merkezine alıyor.

Simply Irresistible (1999)

Yemek, aynı zamanda duyguların bir aracıdır. Neng Jr.’s restoranından Silver Iocovozzi, Sarah Michelle Gellar’ın canlandırdığı karakterin duygularını pişirdiği yemeklere aktardığı bu filmi hatırlıyor. “Benim restoranımda da insanlar bazen ağlar” diyen Iocovozzi, kendi yas sürecinde çalışırken filmdeki o “süper güçlerin yemek yoluyla ortaya çıkması” fikrinden güç aldığını belirtiyor. Film, yemek pişirmenin nasıl sihirli ve duygusal bir eyleme dönüşebileceğini anlatıyor.

Midnight Diner (2009-19)

Yemeğin teselli edici gücünü belki de en iyi özetleyen seçim, Mozza’nın kurucusu Nancy Silverton’dan geliyor. Tokyo’da gece yarısından sabaha kadar açık olan küçük bir lokantayı anlatan bu dizi hakkında Silverton, “Şef, o saatlerde gidecek yeri olmayan insanlar için bir restoran yaratmış. Herkesin isteğini yapıyor ve bu istekler her zaman teselli edilme ihtiyaçlarından kaynaklanıyor” diyor. Bu, yemeğin en temel işlevine, ruhu doyurma gücüne bir övgü.

Big Night (1996) ve The Birdcage (1996)

Bazen yemek, bir araya gelmenin kendisi bir tiyatroya dönüşür. Rustic Canyon’dan Jeremy Fox için, iki kardeşin işlettiği bir İtalyan restoranını konu alan Big Night filmi, bir kariyer başlangıcı olmuş. “Filmi izledikten sonra aşçılık okuluna başvurdum, çünkü yemeğin insanları nasıl etkilediğini gördüm. Gülüyorlar, şarkı söylüyorlar, ağlıyorlar… Sadece yemek yüzünden” diyor. Bell’s restoranından Daisy Ryan’ın The Birdcage seçimi de benzer bir bağ kurma arzusunu yansıtıyor. Filmde yemeğin pişirildiğini görmüyoruz bile. Ama Ryan için önemli olan, birinin sevdiği birine yemek hazırlamak için bütün gününü harcaması fikri: “Bu, birlikte zaman yaratma arzusudur.”

Good Burger (1997)

Yemek, bazen de bir kimlik arayışıdır. Saga’dan Charlie Mitchell, küçük yaşta yemekle ilgilenen tek kişi olduğu zamanları hatırlayarak Good Burger’ı seçiyor. Filmdeki kendi dünyasında yemek yaparak eğlenen karakterle bir bağ kurduğunu ve bu filmin kendini bulma sürecinde önemli olduğunu belirtiyor.

The Lunchbox (2013)

Bazı yemeklerin lezzeti, tariflerden çok nesiller arası aktarılan sezgilerden gelir. Pim Techamuanvivit, Mumbai’de sefer taslarıyla yemek gönderen bir ev kadınını anlatan The Lunchbox filmindeki o sezgisel pişirme anlarına dikkat çekiyor. “Kadınların annelerinden ve teyzelerinden öğrendiği o sezgisel yemek pişirmeyi hatırlatıyor. Büyüdüğüm Tayland yemeklerini nasıl pişireceğimi öğrenmeye başladığımda evi arayıp bir yemeği sorduğum zamanları hatırlatıyor” diyor.

La Grande Bouffe (1973)

Elbette işin bir de saf haz boyutu var. Londra’daki The River Café’nin sahibi Ruth Rogers, dört arkadaşın kendilerini yiyerek öldürmeye karar verdiği, gösterime girdiğinde oldukça tartışmalı bulunan bu filmi kocasıyla birlikte çok sevdiklerini ve filmin onları iğrendirmek yerine acıktırdığını söylüyor. Bu, yeme eyleminin kendisine duyulan o coşkulu ve sınırsız sevginin bir ilanı.

The Taste of Things (2023)

Daha zarif bir haz ise, hem Daniela Soto-Innes’in hem de Missy Robbins’in ortak seçimi olan bu filmde karşımıza çıkıyor. Soto-Innes için film, “malzemeyi çok fazla müdahale etmeden parlatmanın güzelliğini” hatırlatırken, Robbins ise “muhtemelen şimdiye kadar gördüğüm en iyi yemek pişirme sahneleri” diyerek filmin estetik ve duyusal zarafetine dikkat çekiyor: “Şeflerin yemek pişirmesi zarif ve şehvetli.”