Sinema endüstrisinin devasa bütçeli, hantal ve çoğu zaman ticari kaygılarla sterilize edilmiş yapımlarından sıkılanlar için kısa film, her zaman en taze nefes olmuştur. İstanbul Modern Sinema’nın mart ayı programında yer verdiği “Gelecek Kısa” seçkisi, tam da bu bağımsız ruhun izini sürüyor. İstanbul Modern Sinema, 12–15 Mart 2026 tarihleri arasında Türkiye’den kısa metrajlı yapımların en güncel ve nitelikli örneklerini Gelecek Kısa başlığı altında bir araya getiriyor. Program, festival ödüllü dramalardan yapay zeka üretimi deneysel işlere kadar geniş bir estetik yelpaze sunarak kısa filmin bir araştırma alanı olarak gücünü kanıtlıyor. İzleyicinin yönetmenlerle doğrudan temas kurabileceği bu dört günlük maraton, toplumsal hafızadan bireysel kimlik krizlerine kadar kentin ve insanın güncel haritasını çıkarıyor.

Piyasa koşullarının dayattığı formüllerden azade, keşfe açık bir alan sunan bu seçki; animasyondan belgesele, deneyselden dramaya kadar uzanan geniş bir anlatı evreni vaat ediyor. Geçtiğimiz yılın uluslararası festivallerde sükse yapmış, prestijli ödüllerle dönmüş yapımlarını bir arada görmek, yerel sinemanın nereye doğru evrildiğini anlamak açısından kritik bir önem taşıyor.
Seçkinin yıldızları arasında, Venedik Film Festivali Orizzonti bölümünde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Rabia Özmen imzalı Prosedür dikkat çekiyor. Cezaevindeki bir eşin kurallara aykırı isteğiyle başlayan film, izleyiciyi sıkı güvenlik önlemleri ve vicdani yükler arasında nefessiz bırakıyor. Diğer yanda ise Antalya Altın Portakal ve İzmir Kısa Film Festivali’nden ödüllerle dönen Deniz Koloş’un Ölüm Bizi Ayırana Dek filmi var. Gülçin Kültür Şahin ve Menderes Samancılar gibi isimleri bir araya getiren yapım, yas ve kayıp üzerinden iki yabancının birbirine tutunma ihtimalini etkileyici bir sadelikle anlatıyor.
Bu gönderiyi Instagram’da gör
Dijital Rüyalar ve Analog Hatıralar
“Gelecek Kısa”nın belki de en iddialı tarafı, biçimsel çeşitliliği bir gövde gösterisine dönüştürmesi. Burcu Ejderoğlu’nun stop-motion tekniğiyle yarattığı postapokaliptik evren Budu ile Vikki Bardot’un tamamen yapay zekâ üretimi olan, teknoloji çağında gerçekliği sorgulayan Bir Başkasının Rüyası aynı programda yan yana gelebiliyor. Bu durum, sinemanın sadece bir hikâye anlatma aracı değil, aynı zamanda teknik bir deney sahası olduğunu hatırlatıyor. Doğa Kılcıoğlu Esen’in şiirsel animasyonu Kirpik ile siyah-beyaz estetiğiyle güç dengelerini sorgulayan Ahmet Kıran imzalı Beyazlar ve Renkliler, görsel dilin ne kadar esnek olabileceğini kanıtlıyor.
Öte yandan, gerçekliğin en çıplak halini sunan belgeseller de programın omurgasını oluşturuyor. Sibel Karakurt’un Adana Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülü alan Eskisi Gibi çalışması, 6 Şubat depremlerinin fiziksel ve ruhsal enkazı arasında bir iyileşme hikâyesi arıyor. Serdar Kökçeoğlu’nun Mavi, Devrim ve VHS Kasetler belgeseli ise Mekin Gönenç’in geride bıraktığı binlerce kaset üzerinden 20. yüzyılın romantik ve melankolik bir portresini sunarak bizi bir zaman yolculuğuna davet ediyor. Bu yapımlar, kısa filmin toplumsal duyarlılığı görünür kılma konusundaki çevikliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Kaybın ve Kimliğin Sinematik Coğrafyası
Seçki, sadece ödül listelerinden ibaret değil; aynı zamanda coğrafi ve kültürel bir hesaplaşma zemini sunuyor. Atakan Yılmaz’ın Merhaba Anne, Benim Lou Lou filmi, İstanbul’dan memleketine dönen bir drag queen’in geleneksel beklentiler ve kendi kimliğiyle yaşadığı yüzleşmeyi ele alırken , Beril Tan’ın Altın Koza ödüllü Alis yapımı, kentsel dönüşüm kıskacındaki bir Ermeni kadının yerinden edilme duygusuna odaklanıyor. Bu kişisel hikâyeler, aslında Türkiye’nin genelindeki mülkiyet, kimlik ve aidiyet krizlerinin mikro düzeydeki yansımaları olarak okunabilir.
Fırat Yücel’in IDFA açılış filmi olan masaüstü belgeseli Mutluluk ise, tanıklık etmenin ağırlığını dijital bir günce üzerinden sorguluyor. Filistin’deki soykırım görüntüleri ile Amsterdam’daki protestolar arasında uykusuz kalan bir grubun dijital izlerini süren film, “Soykırım çağında nasıl uyunur?” gibi sarsıcı bir soruyu merkezine koyuyor. 12–15 Mart tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan bu 20 filmlik seçki , kısa filmin sadece uzun metraja giden bir basamak değil, kendi başına ne kadar güçlü ve politik bir manifesto olabileceğini hatırlatıyor.