Back on Stage Sinema Kulübü
New Yorklu profesyonel bir çöpçatan, zengin bir iş adamı ve meteliksiz eski bir sevgili arasında kalırsa ne olur? Past Lives ile gönülleri fetheden Celine Song, yeni filmi Materialists ile romantik komediye kapitalist bir ayar veriyor. Aşkın bir yatırım aracı mı yoksa kalbin kontrolsüz bir çırpınışı mı olduğunu sorgularken, hepimizin içindeki o rahatsız edici soruyu yüzeye çıkarıyor: Değerimiz ne kadar?
Romantik komediler ölüme mi terk edildi? Hollywood’un bir zamanlar bel kemiği olan bu naif türün artık modası geçti mi? Celine Song’un yeni filmi Materialists, bu soruları döndüren, baştan çıkarıcı bir yapım. Film, bir zamanların demirbaşı olan bu türe modern bir soluk getiriyor. Günümüz New York’unda geçen hikayede Dakota Johnson, profesyonel bir çöpçatan olan Lucy karakterine hayat veriyor. Lucy’nin işi, başkaları için mükemmel eşleşmeyi bulmak. Ancak biri beş parasız bir hayalperest (Chris Evans’ın canlandırdığı John), diğeri ise adeta yüzen bir süperyat (Pedro Pascal’ın canlandırdığı Harry) olan iki adamla kendini bir aşk üçgeninin içinde bulduğunda, kendi özel hayatı beklenmedik bir yöne savrulur.
Aşk Bir Alım-Satım Meselesi midir?
Bu seksi ve şık üçgenin fitili, bir düğünün ardından düzenlenen partide ateşleniyor. Lucy ve Harry, bekarlar masasında sohbet ederken buluyoruz ekibi. Evlenen çifti tanıştıran kişi bizzat Lucy. Şimdiyse masadaki Harry’yi potansiyel bir ‘tek boynuzlu at’ (zengin, saçı dökülmemiş, uzun boylu) olarak radarına almış durumda. Ancak damadın kardeşi olan Harry’nin asıl ilgisi Lucy’nin üzerinde. Cilveli gülümsemeler, oyunbaz imalar ve söz düellolarıyla flörtleri ısınmaya başladığı anda, garson olarak çalışan eski sevgilisi John, gürültüyle masaya dalar. Cepheler belirlenir ve oyun başlar.
Romantik komediler genellikle “cinsiyetler savaşı” olarak tanımlanır. Bu metafor aşk ilişkilerinin adeta bir savaş alanı olduğunu ima eder. Materialists’te de duygular fena halde örseleniyor, hatta komedi filmlerinde pek rastlanmayan sarsıcı bir şiddet anı bile mevcut. Ancak Lucy ve müşterileri için flört etmek kazananlar ve kaybedenlerle ilgili bir durum değil. Bu, alıcılar ve satıcılar için bir pazar, bir takas değeri meselesi. Lucy’nin müşterileri de herkes gibi büyük hayaller kuruyor, o tanıdık baş döndürücü umutlara sahipler ama aynı zamanda ellerinde bir alışveriş listesiyle gezen tüketiciler: potansiyel adayın boyu, kilosu, saçı (ya da saçsızlığı) ve yaşı gibi maddeler içeren bir liste. Filmin başlarında hoşnutsuz bir erkek müşteri, Lucy’ye ayarladığı bir buluşma için şöyle sızlanır: “Kadın 40 yaşında ve şişman. Ben böyle bir kadını asla sağa kaydırmazdım.” Bu kaba ve bir o kadar da gerçekçi replik, Song’un bütün bir ahlak anlayışını tek bir acımasız cümleye nasıl sığdırabildiğinin bir kanıtı adeta.
Bir Yanda Kaptan Amerika, Diğer Yanda Pedro…
Filmin bu türün alışıldık sularında yüzmeye niyeti olmadığını tam da bu anlarda anlıyoruz. Müşterinin sesindeki o aşağılayıcı ton, sadece bir şikayet değil, kadınlara dair genel bakış açısına dair de bir ipucu veriyor ve filmin üzerine hafif bir tehdit gölgesi düşürüyor. Bu gölge, Song tonu değiştirip Lucy’nin Harry ile filizlenen romantizmine ve John’a karşı olan karmaşık duygularına odaklandığında bile tam olarak kaybolmuyor.
Pedro Pascal’ın canlandırdığı Harry, özel sermaye fonu yöneten ve 12 milyon dolarlık dairesinde yaşayan, cilalı ve pratik bir çekiciliğe sahip bir adam. Pascal’ın doğal sevimliliği, Harry karakterini katlanılabilir kılmakla kalmıyor, aynı zamanda desteklemek isteyeceğiniz birine dönüştürüyor. Harry’nin bu pürüzsüzlüğü, John’un hırçınlığıyla güzel bir tezat oluşturuyor. Marvel fabrikasında Kaptan Amerika olarak geçirdiği zamanla tanınan Chris Evans ise burada romantik bir idealin tüm fiziksel özelliklerine sahip. Ancak hayat ve aşk, John’u biraz hırpalamış. Evans, karakterini kendine acıma olarak da okunabilecek, savunmacı bir duruşla, yaralı bir öfkeyle canlandırıyor. Bu, aslında onun özlem dolu kalbini gizlemek için taktığı bir maske.
Dakota Johnson’ın Buzlu Zarafeti Filmi Kurtarmaya Yetiyor mu?
Peki ya Lucy’nin özlemi? Onun arzuları daha az elle tutulur, çünkü karakter tıpkı müşterileri gibi fazlasıyla alışveriş odaklı görünebiliyor ve hikaye tam olarak bir bütün oluşturamıyor. Song, romantik komediye ustaca, biraz analitik bir yaklaşımla girmiş. Türü karmaşıklaştırmış, flört uygulamalarına göndermeler yapmış ve evliliğe dair bazı alaycı (ve gerçekçi!) yorumlar eklemiş. Ancak film, aşk, romantizm ve her şeyin piyasa değerine indirgendiği bir çağda yaşamanın ne anlama geldiğine dair fikirleri ortaya koymakta, bu parçaları ikna edici bir bütüne dönüştürmekte olduğundan daha başarılı.
Bu noktada Dakota Johnson’ın performansı devreye giriyor. Johnson, ekranda büyüleyici derecede kayıtsız bir varlığa sahip. Rol, onun yeteneklerinden sonuna kadar yararlanıyor. Lucy’nin karakterindeki o ‘her şeyin bir bedeli vardır’ tavrı, Johnson’ın doğal, mesafeli duruşuyla örtüşüyor. Ancak bazı eleştirmenlerin de belirttiği gibi, bu buzlu zarafet, filmin ateşli olması gereken anlarda bir düzlüğe dönüşebiliyor. Öyle ki, Past Lives’da Greta Lee ve Teo Yoo’nun binlerce kilometre öteden Skype üzerinden kurduğu bağdaki sıcaklık, Johnson’ın ne Pascal ne de Evans ile olan sahnelerinde tam olarak hissedilemiyor.
Materialists’in en büyük başarısı, belki de bir aşk hikayesi anlatmasından çok, içinde bulunduğumuz anın bir portresini çizmesi. Film, milenyum kuşağı ve sonrası için, tıpkı Claudia Weill’in Girlfriends veya Joan Micklin Silver’ın Crossing Delancey filmlerinin önceki nesiller için olduğu gibi, bir zaman kapsülü görevi görebilir. İçine düşüp hülyalara dalacağınız bir romantizm sunuyor mu? Bu şüpheli. Ancak Celine Song’un denediği şeyin kendisi bile takdire şayan. O da tıpkı bizim gibi, hem düğün pastasını yemek hem de içindeki malzemeleri tek tek eleştirmek istiyor gibi görünüyor. Ve bu çelişki, günümüz aşk hayatından daha gerçek ne olabilir ki?