Hüseyin NECİPOĞLU – Archivist
“Anılar müzikten hoşlanır.” Yakın zamanda izlediğim Attila Marcel filminden müzik ve hafıza üzerine etkileyici bir söz. Sylvain Chomet’in yönettiği 2013 yapımı bu Fransız filmi insana, hayata dair çok şey anlatıyor. Kendinize bir iyilik yapın ve filmi izleyin. Filmin bence en büyük özelliklerinden biri hayal gücünü ön planda tutması.
Ben bir sinema eleştirmeni değilim ama iyi bir film izleyicisi olduğumu söyleyebilirim. Zamanında izleyemediğim, radarıma girmeyen bu filmi, nasıl kaçırdım diye hayıflandım elbette. Filmin en belirgin özelliklerinden biri de müziği, lirik senaryosu ve görüntüleriyle izleyiciyi iyi hissettirmesi. En azından ben öyle hissettim. Işık öyle etkili bir biçimde kullanılmış ki bir sahnesinde güneş sanki yüzünüzde parlıyormuş gibi hissediyorsunuz.Bazen yorucu bir gün geçirirsiniz, yüzünüzü güneşe dönersiniz ve güneş ışınlarının içinizi ferahlatmasına, size enerji vermesine izin verirsiniz.

YA KAYBETTİKLERİMİZ?

Film, beni günümüzün modern dünyasında hayatın her şeyi kazanmak üzerine kurgulanmış olduğunu düşünmeye de yöneltti. Bizi biz yapan en büyük değerlerimizden biri hayal etmek. Hayalleri olmayan bir insan bana göre eksik bir insan. Ne yazık ki modern insan makineleşmeye doğru gidiyor. Sanki insanı insan yapan değerler, duygular birer birer kayboluyor. Şahsi izlenimlerim bunlar. Her şey kazanmak üzerine kurgulanmış sanki. Hayatta mutsuzluklar yokmuş; kırgınlıklar, hüzünler, özlemler, yenilgiler, gözyaşı yokmuşcasına. Bir insan her zaman mutlu olabilir mi hiç? Bu mümkün müdür? İç huzur daha önemli değil mi mutluluktan? Hiç sanmıyorum. Bize dayatılan sahte mutluluklarla kendimizi kandırmayalım. Ya kaybettiklerimiz, kayıplarımız onları nasıl unutabiliriz? İnsan kaybettiklerini, yitirdiklerini yokluğunda anlıyor. Ama iş işten geçmiş oluyor bazen.
Düşünüyorum da 1980’lerin sonunda Depeche Mode gibi bir grupla tanışmamı, onların hayranı olmamı sağlayan iki iyi insan dünyadan göç etmiş durumda. Biriyle grubun konserini canlı canlı izlemiştim. Diğeri de bu konseri basın akreditasyon kartıyla izlememi sağlamıştı. Biri çok sevdiğim Yücel ağabeyim diğeri sevgili Nuh… Mekanları cennet olsun, onları da burada anmadan edemeyeceğim. Kaybettiklerinizi özlüyorsunuz. Özlüyorsunuz müzik ve hayat hakkında konuştuğunuz insanları. Biliyorum bu yazı çok içsel ve kişisel oldu ama hayat böyle işte. Öyle ya da böyle devam ediyor, etmeli de.
(Bkz. Queen’in The Show Must Go On şarkısının sözleri)
Depeche Mode’dan söz etmişken siyah beyaz, sanatsal, 80’li ve 90’lı yılların ruhunu yansıtan kliplerine değinmeden geçemeyeceğim. Bu klipler benim için adeta bir motivasyon kaynağı. Bir an için bile olsa bulunduğum ortamdan soyutlanmamı sağlayan özellikle Behind the Wheel, Walking in My Shoes gibi şarkıları. Depeche Mode’un müziği ise bazen hayatın ritmi ya da gündelik hayatın getirdiği sıkıntılardan kurtulma melodileri olarak da kabul edilebilir, bir tutku benim için. Onların müzikleri hakkında saatlerce konuşabilirim.
Yukarıda belirttiğim gibi bizi hep kazanmak üzerine kurgulanmış bir dünyaya alıştırmaya çalıştıkları için son günlerde kendime şiar edindiğim, sevdiğim yazarlardan biri, ki aynı zamanda da şair olan Samuel Beckett’in şu sözünü sık sık hatırlatıyorum:”Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.”
Hayatın karşınıza iyi insanları çıkarması, sizi siz yapan değerleri korumanız ve hayalsiz kalmamanız dileğiyle!
Not: Bu yazı yazılırken arka planda Rustin Man’in Drift Code isimli albümünü dinledim.