Geçen sonbaharda sahnede yaşadığı sağlık sorunu nedeniyle turnesini iptal etmek zorunda kalan 25 yaşındaki Lola Young, bu yıl kazandığı Grammy ve Brit ödüllerinin ardından Londra’nın tarihi Palladium sahnesinde sessizliğini bozdu. Gösterişli pop prodüksiyonlarından arınmış, minimalist bir setle dinleyici karşısına çıkan müzisyen, kişisel krizlerini birer müzikal manifesto olarak sunmaya devam ediyor. Bu performans, bir yıldızın parıltısından ziyade, kırgınlıklarını cesaretle kuşanan bir anlatıcının samimi geri dönüşünü simgeliyor.
Bu gönderiyi Instagram’da gör
London Palladium’un kadife dokusu ve tarihi atmosferi, Lola Young’ın Messy ile yakaladığı küresel ivmenin ardından sığındığı bir liman gibiydi. Geçtiğimiz yıl sahnede fenalaşarak turnesini yarıda bırakmak zorunda kalan sanatçı için bu konser, sadece bir performans değil, aynı zamanda fiziksel ve mental bir direnç testi niteliği taşıyordu. Sahneye devasa prodüksiyonlar veya pop dünyasının o bazen yorucu olan süslemeleriyle değil, sadece bir grup, bir piyano ve saf vokal gücüyle çıktı. Konserin açılışında piyano başında tek başına seslendirdiği Bad Game (3AM), salondaki o çıt çıkmayan ama dostane havayı perçinledi.
Young, kariyerinin bu noktasında Grammy ve Brit ödülleriyle taçlandırılmış olsa da, Palladium’da ödüllerin ağırlığı altında ezilmeyen, aksine o ödülleri kazanan sesin ne kadar ham ve işlenmemiş bir güce sahip olduğunu hatırlatan bir tavır sergiledi. Beşinci şarkı Sad Sob Story ile birlikte merkezi mikrofona geçtiğinde, vokalindeki o meşhur ‘ciğer gücü’ odayı doldururken, Carly Simon’ın You’re So Vain eserine modern ve hırçın bir güncelleme getiren Conceited performansı dinleyiciyi ayağa kaldırmayı başardı. Sanatçının stadyum konserlerinin o kaçınılmaz yüzleşmesinden kaçıp bu samimi mekana sığınması, hem kendisi hem de dinleyicisi için doğru bir zamanlama gibi görünüyor.
Dürüstlüğün Yalın Akustiği
Genç sanatçının müziği, alkol ve bohem temalar etrafında dönen, ‘sex, drugs, pop ’n’ roll’ olarak tanımlanabilecek bir dürüstlük barındırıyor. Ancak bu hırçın dış kabuğun altında yatan gerçek kırılganlık, sanatçının ADHD, şizoafektif bozukluk ve bağımlılıkla olan mücadelesini açık yüreklilikle şarkı sözlerine dökmesinde saklı. D£aler ve Big Brown Eyes gibi parçalar, aslında karanlık ve zorlu temaları işlese de, Palladium gecesinde binlerce kişinin eşlik ettiği zafer dolu birer marşa dönüştü. Salondaki hayran kitlesinin Young’ın imzası haline gelen o bol giysiler, küt kâküller ve abartılı makyajla bezeli punky glam tarzını benimsemesi, sanatçı ile dinleyicisi arasındaki organik bağın en somut kanıtıydı.
Lola Young’ın sahnedeki o kaotik ve kalabalıkla bitmek bilmeyen etkileşim tarzını bu kez daha kontrollü ve mesafeli tutmasını, yaşadığı zorlu sürecin bir parçası olarak okuyoruz. Sahnedeki o meşhur vurdumduymaz tavrının yerini, ne kadar ‘dağınık’ hissederse hissetsin her boyuttaki sahneyi doldurabilecek bir profesyonelliğe ve vokal heybetine bıraktığını görmek umut verici. Palladium şovu, belki kontrollü bir geri dönüştü ancak Young’ın bu küçük sahnelerden taşarak yeniden dev festivallerin tozunu atacağı günler, sesindeki o sarsılmaz özgüvene bakılırsa sandığımızdan çok daha yakın.