Kariyerini Cannes Lions’dan Golden Drum’a uzanan ticari başarılarla örmüş bir sanat yönetmeni, İstanbul’un karmaşasını sadece siyah bir rapido kalemle anlatmaya karar verdiğinde ne olur? İstanbul Sanat Fuarı’nda izleyici karşısına çıkan Ahmet Faruk Terzi, yılların tasarım disiplinini bağımsız sanatın sınır tanımayan doğasıyla birleştiriyor. Terzi’nin Sıradan İstanbul Görüntüleri, metropolün kimlik krizini ve hafıza kaybını Schoeller kağıdının dokusuna hapsederken, izleyiciyi bildiğini sandığı sokaklara, tabelalara ve yapılara yeniden bakmaya zorluyor.

Reklam dünyası, doğası gereği yüksek sesli, iddialı ve çoğu zaman geçici bir evrendir. Ancak bu evrenin kurallarını iyi bilen ve Cannes Lions, Epica, Golden Drum gibi arenalarda oyunun zirvesine çıkmış bir isim, o gürültüyü geride bırakıp sadece siyah bir çizginin peşinden gitmeye karar verdiğinde işin rengi değişiyor. 2002 yılında Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde başlayan serüvenini bugün çok katmanlı bir görsel dil ile İstanbul Sanat Fuarı’na (IAAF) taşıyan Ahmet Faruk Terzi’nin son işleri, tam da bu geçişin, daha doğrusu bu durulma ve derinleşme halinin bir belgesi niteliğinde.

Terzi’nin üretim pratiği, sadece estetik bir kaygı gütmekten ziyade, yılların getirdiği kavramsal düşünme alışkanlığının doğal bir sonucu. Tasarımcının ticari brief’leri bir kenara bırakıp kendi meselesine odaklanması, fuarda sergilenen işlerin alt metnini oluşturuyor. Çoğu zaman bir markanın hikayesini kitlelere satmak üzere kurgulanan o keskin kompozisyon yeteneği, bu kez kent, hafıza ve zaman gibi çok daha ağır, çok daha yapısal meseleleri deşmek için kullanılmış.

Şehrin Gürültüsünden Çizginin Keskinliğine

Fuarda öne çıkan “Sıradan İstanbul Görüntüleri” serisi, ismindeki o alçakgönüllü “sıradanlık” vurgusuna rağmen aslında oldukça sorgulayıcı bir altyapıya sahip. İstanbul gibi kaotik, yorucu ve sürekli kabuk değiştiren bir şehri anlatmak için devasa tuvallere veya abartılı renklere sığınmak yerine, Terzi’nin Schoeller kağıdı ve rapido kalemi seçmesi bilinçli bir meydan okuma. Rapido, hata kabul etmeyen, telafisi zor ve fazlasıyla analitik bir tekniktir, tıpkı bu metropolün kendi sakinlerine davrandığı gibi.

Bu siyah beyaz, net ve keskin çizgiler, grafik tasarım geçmişinden gelen o sağlam geometri ve tipografi algısıyla birleştiğinde, izleyiciyi pasif bir seyirci olmaktan çıkarıyor. Eserlerin karşısına geçtiğinizde, o tanıdık sokakların veya silüetlerin arkasında yatan yapısal katmanları, kentin hafızasında bıraktığı o silinmez ama yıpranmış dokuyu fark etmeye başlıyorsunuz. Terzi, bize İstanbul’u yeniden icat etmiyor; sadece ona bakarken gözümüze takılan o yorucu filtreleri kaldırıp kenti çıplak bırakıyor.

 

Tüketim Kültüründen Kalıcı Hafızaya Dönüş

Onun pratiğini sadece bu fuarla sınırlı okumak elbette eksik bir editoryal yaklaşım olur. Terzi, GOOD 50×70 Milano gibi platformlarda yer alarak veya illüstrasyon serileriyle uluslararası arenada zaten toplumsal bir meselesi olduğunu belli etmiş bir isim. Reklamcılığın o hızlı tüketilen doğasına karşın, sosyal sorumluluk projelerinde gösterdiği refleks, onun sanata bakışındaki kalıcı etki yaratma arzusunu da açıklıyor. Aldığı ulusal ve uluslararası ödüllerin birer vitrin süsü olmaktan çıkıp, sanatçının elini güçlendiren, ona “şimdi kendi hikayemi anlatabilirim” dedirten birer kaldıraç işlevi gördüğünü söylemek yanlış olmaz.

Bugün bağımsız bir yaratıcı olarak yoluna devam eden sanatçı, İstanbul Sanat Fuarı’ndaki bu hamlesiyle kendi içinde yeni bir ifade alanı aralıyor. Ticari iletişimin sınırlarını, bağımsız sanatın sınırsızlığı ile takas ediyor. Terzi’nin bu sergisi, sadece bir görünürlük çabası değil, yirmi yılı aşkın bir görsel birikimin, bir tasarımcının zihninden süzülüp saf bir ifade biçimine, şehrin kendi gerçeğine dönüşme hikayesi olarak kayıtlara geçiyor.